Yolculuk – Hasan Sağlam

Hasan Sağlam
Müzisyen- Yazar

Mevsimler kendi harcını tutarak, ömrümü yıkarak geçiyordu. Nereye başımı yaslasam yıkılır giderdi sanki. Adını bilmediğim sokaklarda, o kadar çok dolaştım ki; kendimi mi arıyordum, ülkemi mi, annemi mi kaybetmiştim? O kadar çok karışırdı ki günlerim. Bir dağ kokusu alınca rüzgârın uğultusuyla, başlardı çocukluğumun yayla sevinci, beni çağırmaya. Dolanırdım, şehri bir uçtan bir uca. Hiçbir sokak çıkmıyordu çocukluğuma. Kimin yüzüne baksam çocukluğumun Hüseyin amcası, Leyla teyzesi değil. Kimse sormuyor bana –bir şeymi arıyorsun? diye.

Tren istasyonlarında saatlerce durup trenlerin gidişini seyrederdim. Gelmelerini umursamazdım, sanki sadece gidiyor hiç gelmiyorlardı. Limanlarda durup, ağlarda çırpınan balıklara bakar, gözyaşları nasıl akar diye merak ederdim. Sonra yükünü tutup denizi yırtarak giden denize ağlardım. Her gemi gittiğinde sanki bağrı yırtılıyordu suların. Denizin üstünde suların köpüğü, karınca yuvasına ateş düşmüş gibi çırpınan o acı sedayı veriyordu…

Hiç dinmeyen telaşım vardı. Kendimi ait göremiyordum. Her akşam öleceğim diye korkuyordum. Sabah uyandığımda, kendimi yaşadığıma inandırmak için, gözlerimi açar ve yüzümü soğuk suyla yumardım. Anlatamazdım kimseye, anlatmadım da iyi de yaptım.
Dilim nasıl dönerdi ki, alaca bir akşamda sürgüne düşmeyi? Beni kim anlardı ki? Herkes kendi yerindeydi ve oradan bakıyordu bana. Bir gün ansızın çıktım evden, saat tam olarak kaçtı bilmiyorum ama akşam kokuları geliyordu sokaktan. Bu kokuyu artık ezberlemiştim. Öyle acayip bir alışkanlık, zamanı kokusundan biliyordum.

Mesela sabahları çayın kokusu ekmek kokusu, öğle saatlerinde yorgun gün yarısının uğultulu sesi ve akşam saatlerinin ter ve yemek kokan saatlerini hep kokusundan ezberledim. Geceye de çok alışıktım. Bütün zamanlarını bilirim. Yıldız yok burada fazla ama yine de memleketten bilirim, gecenin tüm hallerini. Güneşin nöbetini devrettiği, aysız gecelerde bir ateş böceği ışığına hasret geceleri…

Sabaha yaklaşıldıkça sabahyıldızının az öncesindeki gözleri patlatan karanlığı… Akşamın kokuları dağılmıştı, saatinde çok önemi yoktu. Zira her vakit insanı öldürebilir bu kadar hasret. Bu telaş dalgınlık içinde ne kadar yürüdüm bilmiyorum. Enson bir tren istasyonunda fark ettim kendimi. Kararlıydım artık gelen bir trene bakmadan, giden bir trene binip gidecektim. Ama istasyon hem geliş hem gidişli olduğu için hangi taraf geliş hangi taraf gidiş çözemedim. Elimdeki kâğıt parçasına baktığımda Sivas’a bir bilet aldığımı fark ettim. Yaşadığımdan emin olmak için yine sakalımın tam gözlerimin önüne dayanan kıllarını çektim. Garip bir şey, bu acıyı seviyorum. Çünkü en çok bu acıyla yaşadığımı anlıyorum. Diğer şeyler bana “rüya” yâda “ölüyüm” gibi geliyor.

Oysa çektiğim acılar içimi bıçaklar tarzda ama onlar sanki çok sıradan. Babamın bir akşam yatıp sabah uyanmadığı, annemin her gün ağladığı ve bir gün susup hiç ağlamadığı acı, bütün vücuduma santim-santim işledi. Yakılırken bir alev topu gibi, kendisini sıcak küllere salan doğduğum ev… Acısı bu kadar usta değildi gibi. Sanki o zaman ölüydüm bu kadar yaşadığımı hatırlamıyorum. O acılar beni uyandırmıyordu.

Artık yaşadığımdan emindim ve hayat sadece gitmekti… Trene bindiğimde ikinci kompartımana geçtim yerim öyleymiş, aslında kimse sordu mu? Hatırlamıyorum. Cam kenarına oturdum yüzümü dayadım. Nasıl gidiyor bu kadar hızla? Bazen gözlerim kayıyor
sanki tren duruyor da diğer şeyler gidiyor. Evler insanlar araçlar. Her şey gidiyor. Oysa ben gitmek istemiştim. Trenin uzun uğultusu beni uyku denizinde boğmuştu. Uyandıktan Biraz sonra bir istasyonda durdu tren. Gözüme ilişen tabelada Bozüyük yazıyordu. Buranın bende derin bir çağrışımı oldu. Biraz zorlandıktan sonara anımsadım. 12 sene önce sürgüne geldiğimizde burada yine durmuştuk. Uzun saatler süren bir beklemeydi bu, saatlerce istasyondan hiç ayrılmamıştık. Yaşlı bir adam yanında bir gözü tamamen kör bir çocukla ciğer satıyordu bir tencerede. Adamın tenceresi kova gibi kulpluydu koluna takıyordu. Çocukta yanında ekmek ve ayran taşıyordu. Acaba çocuk mutlu muydu? Evet, bir gözü kördü ama babası yanındaydı. Orada kaç saat kaldım hatırlamıyorum ama hep
bunu düşünmüştüm. Beni doğru sonuca çıkaracak bir şey bulamamıştım.

Yıllar sonra gene aynı yerde görmüştüm. Yanında babası yoktu, yalnız satıyordu ciğeri, acaba babası öldü mü? diye çok düşündüm yine cesaret edip soramadım. Tren hareket etmek üzere yerime geçtim ve babamla çocukluğuma savruldum.
Gözlerimi açtığımda uçsuz bucaksız bir ovada güneşin tarlalar bir yorgan gibi kapladığını sanki istirahate çekildiğini fark ettim.
Ayrı bir koku alıyordum. Bu defa saatin değil de mevsimin ne olduğunu hissettim. Harmanlarda buğday kokusunun saman sarılığındaki tadı, ekmeğin huzuruna çıkarıyor beni. Anlıyorum, ağustos günüdür diyorum. Bu saman sarısı buğday kokusu ne kadar anneme benziyor. Gözlerimden ıslanıyor ruhum, derin acılar duyuyorum.

Anadolu’yu babamın sürgün hikayelerinden tanırım. Konya’nın Ereğli’sinden başlardı Çumra’dan devamla bulgur pilavının ustalığı süslerdi acıkmış çocukluğunu. Axx babam onunda bir tren öyküsü var ve ta çocukluğunda başlar. Dersim tertelesinden sonra teslim aldıklarını Elazığ da tıka basa bir trene yüklemişler ve kimsenin nereye gideceğini asla bilmediği bir sürgün başlamış. Günler süren yolculuk Anadolu da bir köye getirmiş onları. Aylar sonra ismini öğreniyorlar getirildikleri şehri. Dilini bilmedikleri bir yerdi burası ekmeğe ne deseler günah olmaz mı? Ağır yeminlerin üstüne yapıldığı “none xızır nameté heqi” değil miydi, burada ismi başka mıydı? Babamın bana anlattıkları en çok kendi çocukluğuydu, çünkü ben çocuktum. İki gece üç gündüz süren tren yolculuğum Sivas ta bitmişti, fakat yolum bitmemişti. Çünkü gideceğim yer Çerğat’tı. (Dersimin Pulır Kazasına bağlı “yasak mıntıka” yada “Kalan” bölgesi de denilen köylerden Çambulak köyü) Tren durdu, herkesin bavulunu almaya başladığında fark ettim ki benim bavulum yok. Düşünmeye başladım bavulum vardı da biri mi aldı, yoksa hiç bavul almadım mı yanıma? Sesimi çıkarmadım kimseye de bir şey söylemedim. Elimi cebime attım param var mı diye? Çünkü paramı bavulumda çoraplarımın içine saklardım. Pantolonumun oldukça derin cebine elimi koydum. Neredeyse kolumu yarıya kadar indirdim, bütün paramı aldığımı fark ettim, demek ki bavulu almamışım. Tren garından ayrıldım.
Uzun zaman olmuş unuttuğum bir sürü şeyle çok yabancısı olmadan ama biraz ürkek karşılaştım. “Kimlikler “diye gelen ses beni yıllar ötesine o kahredici zamana taşıdı bile. Yerini hiç değiştirmediğim, eskiden kalan alışkanlık; gömlek cebimden kimliğimi uzattım.
Yüzüne bile bakmadım er mi subay mı? diye. Yaklaşık yarım saatlik bir beklemeden sonra devam ettik artık Dersim’e yaklaşmıştım. İçim telaş acı ve yorgunluğun sersem edici yanıyla uğraşıyor. Çok şey geçiyor kafamdan tanıdık var mıdır acaba? Düşünmeye başladım. Dersim merkeze varmıştık. Akşama doğru bir vakit bu. Aradan
tam 12 sene geçmişti. Dersim e gitmek için yola çıktığımda, unuttuğum bir sürü duygu ve heyecan sardı bütün benliğimi.

Dersim’e girerken “ya xızır tu keşi, bé welat mé verdé” dedim içimden. Bir ülke özlemi ile girdim şehre. Derinliğini anlatamayacağım kadar etkileyici ve şaşkındım. Otogarda alüminyum “xılık”ta buzlu su satanlar var mıdır? Sadece günlük yemek ihtiyacı kadar, para isteyen ve fazlasını geri çeviren o budalalar… hızla çıktım sokağa, Palavra meydanı, yetim bir çocuk telaşındaydı. Otogara vardığımda beni çocukluğuma götürecek hiç tanıdık bir şey yoktu. Anladım ki, bizi o kadar uzaklaştırdılar ki, tanıdık biri yok. Bana hoş geldin diyecek biri… Her şeye uzak ve yabancı kalıyorum. Axxx çocukluğum ve gençliğim diyorum ve alnını palavrasız akşamlara seren o yürek yandaşlarım… Sözcükler dişlerimin arasından öylece dökülüyor. Kâğıdımı ve kalemimi elime alıyorum. Yokluğun ciğerlerimi bıçaklıyor bırayemı… “ya xızır tu keşi, bé welat mé verdé” ( ya Xızır kimseyi ülkesiz bırakma)
“xılık
) küçük kova

Hasan Sağlam

Next Post

Bir İşsizin Alternatif Özgeçmişi - Ergür Altan

Per Ağu 15 , 2019
Benim özgeçmişimde erik ağaçları vardır bayım; bilmiyorum ne derece ilginizi çeker erik ağaçları? Benim en güzel okullarımdan biridir evimizin küçücük bahçesi ve ben ağaçlardan çok şey öğrendim; ayakta durabilmeyi, enerji yayabilmeyi en hoyrat zamanlarda ve üretebilmeyi ne olursa olsun… Benim özgeçmişimde ninemle kurduğumuz kırmızı lahana turşuları vardır bayım; bilmiyorum kırmızı […]
Translate »