Ahmet Doğançayır
Anısına Saygıyla

Kısa bir süre önce yaşamını yitiren yazarımız Ahmet Doğançayır’ın anısına…SimurgNews

Yoksulluğun, umutsuzluğun, yabancılaşmanın tedavisi imkânsız mı?…..
Huzursuzluk ve risklerden kurtulmak isteyen insanlara tıpkı daha önce olduğu gibi bu kurtuluşun ‘’bedelleri olduğu’’ ve toplumsal felaketlerin büyük faturalarının da özel alışveriş kaygılarının bozuk paralarıyla ödeneceğinin söylendiği hatırlatılıyor. Bu süreçte sorunların küresel kökeni başarılı bir şekilde kamuoyundan saklanıyor ve bilinen risklere karşı sürdürülen mücadelede hep daha meşum riskler üretmeye, dolayısıyla da gelecekteki başarılı olma şansını baltalamaya devam edebiliyor. Ancak bu aldatmacanın sadece küçük bir parçasıdır. Daha büyük ve daha göz açıcı başka parçası ise yeni duyarlığın teknolojik söylem çerçevesine kapatılmasıdır. Hem kurtuluş hem de istemeyerek de olsa kabul edilen günahlar teknoloji ve uzmanlık söyleminin depolitize edilmiş alanına hava almayacak şekilde kapatılıyor, böylelikle de günahları kaçınılmaz ve kurtuluşu da ulaşılmaz kılan toplumsal çerçeve pekiştiriliyor.
Sonuç olarak mevcut durum şimdiye kadar sözde vatandaşların kitle halinde geleneksel siyaset biçiminden çekilmesini doğurdu. Acılar toplanmıyor, birikmiyor çare tıpkı hastalığın kendisi gibi tamamen özelleştirilerek ortaya çıkıyor. Hastalık alışveriş yapmamak, tedavi sınırsız alışveriştir. Modern devletin günümüzdeki halefi muhalefeti özelleştirme ve dağıtma yolunu seçiyor, ideolojik mobilizasyonla yoluna devam ediyor. Halk hoşnutsuzluğunun dağınık kalmasına bel bağlıyor ve bu hoşnutsuzluktan etkilenmiyor. Hatta bu hoşnutsuzluk dağınık kaldığı sürece sistemin yeniden üretimini beslemesini bile bekleyebilir.
Bugün İnsanlar kendilerini ilgilendiren şeyleri seslendirme ve kaçış yoluyla etkileyebiliyorlar. Seslendirme yapılan şeylerdeki ve bunların yapılış biçimlerindeki değişim talebini ifade ederken, kaçış kişinin hoşlanmadığı şeylere tamamen sırtını dönmesini ve tatmin için başka yerlere gidişini temsil ediyor. Seslendirme ve kaçış arasındaki fark sorumluluk ile kayıtsızlık ve siyasal hareket ile apolitiklik arasındaki farktır. İçinde bulunduğumuz durum eğer insanların seslerini duyurmalarını gerektiriyorsa, siyasal kurumlar ve onların desteklediği ‘’vatandaşlık’’ düşüncesinin lehinde çalıştığı şey kaçıştır. Tatmin olan bir tüketici olarak mevcut vatandaşlık anlayışı tam da bununla ilgilidir: ‘’Kararları bildiğiniz kişilere bırakın, onlar sizin iyiliğinizi gözetecektir. Size gelince evinize yakın şeylerle ilgilenin, aile değerlerinizi koruyun.’’ Hâlbuki görünen şudur ki insani kaygıların mevcut özelleştirilmesi ve serbestleştirilmesinin ahlaki dirilişe verdiği zararların yanı sıra, kişilerin evin dört duvarı arasına çekilmesinin, aile yaşamı ile kamusal yaşam arasındaki yakın bağların gözden kaybolmasının ve ikincilerin birincileri ne kadar belirlediğinin unutulmasının sonucudur. Üyelerinin birbiri için özen göstermeye ve ortak işlerini kamusal yaşamın adalet ve basiret standartlarını gözetebilmesi yönünde yürütmeye yönlendirilen bir toplumun ne disipline edilmiş vatandaşlara, ne de toplumsal olarak sunulan hizmetlerin tatmin arayan tüketicilerine ihtiyacı vardır. Bu toplumun gereksinimi azimli ve bazen de dik kafalı fakat her zaman için sorumlu vatandaşlardır. Sorumlu olmak, çoğu zaman kişinin kuralları yok saymasını ya da kuralların haksız bulduğu biçimde davranmasını gerektirebilir. Tek güven verici şey, böyle bir topluluğu inşa eden insanların kendi bitmek bilmez çabalarıdır. Bu çabalara yardım edebilecek şey ise özerk, ahlaki olarak kendi kendini idame ettiren ve yöneten(ve dolayısıyla denetlenemeyen) vatandaş ile öz düşünceli ve öz doğrulayıcı bir siyasal topluluk arasındaki yakın ilintinin farkına varılmasıdır. 
Sahte vaizlerin iddiası bunun imkânsız olduğu yönündedir. Bunlar insanı amaçları ve içgüdüleri yüzünden ebediyen parçalanmış, aşılamayan sınırlılıkları arasında bitmeyen savaşta umutsuzluğa ve hayal kırıklığına mahkûm gibi görürler. Ancak bu sahte vaizlerin öne sürdükleri gibi insanların ebedi ve aşılması olanaksız kusurları yoktur. İnsanlığı sakatlayan ve çarpıtan yabancılaşmaların anlaşılabilir tarihsel kökleri ve maddi nedenleri vardır. Yabancılaşmaların odak noktası toplumsal gelişme sürecinde toplumla doğa arasındaki savaştan, toplumsal yapının kendi içindeki sınıfsal çatışmalara kaymıştır. Bu sınıfsal çatışmalar bitimsiz olmadığı gibi insan doğasında var olduğu iddia edilen kötülüklerden de çıkmaz. Bunlar açıklanmış ve açıklanabilir toplumsal koşulların ürünüdür. Şimdi teknoloji ve bilimin zaferiyle insanın doğaya üstünlüğü kazanıldıktan sonra atılacak adım toplumun kâr güçleri üzerinde toplu denetimini elde etmektir.İnsanın kurtuluşunun maddi araçları siyasi ve ekonomik gücü işçilerin elinde toplayacak dünya sosyalist devrimiyle yaratılabilir ancak. Uluslararası düzeyde sosyalist planlı bir ekonomi sadece insanlığın yaşama araçları üzerindeki egemenliğini yeniden kazanmasını sağlamakla kalmayacak, bu toplu denetimi kıyaslanmayacak kadar arttıracaktır. Toplumsal ilişkilerin yeniden kuruluşu, doğanın toplumsal amaçlar için kullanılması insanın insanı ezmesini, azınlığın çoğunluğu yönetmesini sağlayan koşulları ortadan kaldıracaktır. Bir kez herkesin ilkel gereksinmeleri karşılandıktan, bolluk yaygınlaştıktan ve yaşama gereklerini üretmek için zorunlu olan süre en aza indikten sonra bütün yabancılaşma biçimlerinin yok edilişi ve herkesin başkaları pahasına değil, kardeşçe ilişkiler içinde bütünsel gelişmesi için gerekli ortam hazırlanmış olacaktır. Özel mülkiyetin kaldırılmasını ulusal sınırların kaldırılması izlemelidir. 
Toplumun üretici güçlerinde ki büyüme kol ve kafa emeği arasında, köy ve kent arasında, gelişmiş ve az gelişmiş uluslararasındaki zıtlaşmaların kaldırılmasının yollarını açacaktır. 
Eğer bugün insanlar paranın ya da devletin baskısına maruz kalıyorlarsa bunun nedeni mülkiyet biçimi ne olursa olsun üretim sistemlerinin bu günkü gelişme aşamasında insanın bütün fiziksel ve kültürel gereksinmelerini karşılayacak durumda olmamasıdır. Bu toplumsal baskı biçimlerini yıkmak için toplumsal üretim güçlerini yükseltmek gereklidir. Bunun içinde bu güçleri bağlayan gerici toplumsal etkenlerin yok edilmesi gerekir. İnsanlar gerçekten insani koşullar altında yaşamaya başlayıncaya kadar insani ölçülere göre davranamayacaktır. Ancak varoluşlarının maddi koşulları kökünden dönüşünce bütün vakitleri özgürce seçilmiş uğraşlara ayırabilince, insanlar ayrılıkçılık ve çatışma yaratan çelişkili ilişkileri kaldırabileceklerdir.
Kapitalizmin uyum sağlama yetersizliği giderek artmaktadır. Üretici kapitalist güçlerin yıkıcı güçlere dönüşümü süreklilik arz etmesi karşısında çalışan insanlığın uçuruma gidişi durdurma, kendi yarattığı teknolojiyi kendi kontrolüne alma, silah stoklarını yok etme, ekolojik dengeyi tekrar sağlama ve üçüncü dünyanın yoksul kitlelerine ve dünyanın diğer yerlerine besin sağlama yeteneğini kaybettiğini gösteren hiçbir delil yok. Bu yetenek mevcut, uygulamaya geçmek eylem bilincini, eylem planını ve her şeyden önce politik ve ekonomik iktidarı ele geçirmeyi gerektiriyor.Hâkim düzene karşı, yerine daha iyi bir toplum gerçekleştirme amacıyla yaygın bir protesto hareketi işçi kitleleri tarafından dayanışma ve örgütlenmede kendine güven ve mücadele deneyiminde yüksek bir oran gerektiriyor. Ama böyle bir duruma erişme hiçbir zaman yoksullaşma, ümitsizlik, düşkünlük sonucu olmaz. Bugün tüm büyük işletmelere ve demokratik olarak nitelenen devlete karşı güvensizlik geçmişte olduğundan daha derin biçimde kitlelerin bilincinde yer alıyor. Bu bir gerileme değil ilerlemedir. Bu ilk değer ve gerçeklere dönüş değil geniş kitlelerin gözünde sosyalist planlamanın güvenirliğinin oluşmasında ileri bir adım oluşturacaktır. Kapitalizmin doğası üreticilerin özgür ve egemen olmamalarını gerektiriyor. Özgür çalışma kendi kontrol eder, kendi belirler ve burada çalışanlar ne ürettiklerini, nasıl ürettikleri ve kimin için ürettikleri konusunda kendileri karar verirler. Bu yalnız özgürce birleşen üreticilerin yönetiminde sosyalist yönetimde gerçekleşebilir. Ücretli işin kontrolü ile eş anlamda olan sermayenin hâkimiyetinde bu olanaksızdır.