Yılmaz Güney’in tarihimizde ki yerine ilişkin doğru bir belirleme yapmak için onun tarihsel serüvenini bütünsel bir bakışla ele almak gerekiyor. Yılmaz Güney in mücadele yaşamına bakıldığında, salt sanatsal ve estetik üretimi üzerinden halka, halkın mücadelesine kattıkları ile sınırlı değerlendirmeler, gerçekte anısına hakettiği saygıyı göstermemektir. Yılmaz Güney, yaşadığı dönemin siyasal gerçeklerini açığa çıkarma perspektif sunma, örgütlü mücadele ve kendine en yakın güçlerle -ki TKP(ML) ye bu noktada özel bir önem atfetmektedir.- komünistlerin birliğinin yaratılmasına yönelik duyarlılığı ve Proletaryanın öncü kurmayını ortaya çıkarma çabası biliniyor.

Bu gerçekleri bugüne taşımaksızın O nun anısına her hatırat ve saygı ifadesi niyetlerden bağımsız haksızlık yapmaktır. Yılmaz Güney i Teorik Politik Sanatsal gerçekliği ile tanıyalım…tanıtalım.

Dünya da bugün Emperyalist sistemin krizi yeni faşizme yaşam olanakları sunuyor. Bu olgu bir kez daha faşizm üzerine tarihsel birikimimizi gözden geçirmeyi gerekli kılıyor. Yılmaz Güney in 1979 Şubat’ında Güney dergisinin 14. sayısında yayınlanan faşizm üzerine çalışmasını yayınlayarak, bu değerli komünistin nedense gözlerden ırak tutulan yanına projeksiyon tutmak istiyoruz. O günlerde ki çalışması bu KOMÜNİST in sanatta ki ustalığından daha az olmayan başka yönleri hakkında da bir fikir verecektir.

Yılmaz Pütün Güney Ölümsüzdür !

Komünizm ve Devrim mücadelesinde, teorik, politik, sanatsal, pratik katkılarıyla Yılmaz Güney yolumuzu aydınlatıyor !

Simurg News

************************************************************************

ANTİ-FAŞİST MÜCADELEDE BAŞARININ TEMEL DAYANAĞI FAŞİZMİN SINIF İÇERİĞİNİN DOĞRU KAVRANMASIDIR – YILMAZ GÜNEY
“Sekterlik, özellikle kitlelerin reformculuğun saflarını terkedişlerini olduğundan hızlı görür ve hareketin zor aşamalarını ve karmaşık görevlerini bir sıçrayışta geçmeye kalkışır. Pratikte, kitleleri yönetme metotlarının yerine çoğu zaman dar bir parti grubunun yönetme metotları konulmuştur. Kitleler ile onların örgütleri ve yönetimleri arasındaki geleneksel bağların gücü küçümsenmiş ve kitleler bu bağları hemen koparmadıkları zaman da onlara karşı onların gerici önderliğine takınıldığı kadar sert bir tavır takınılmıştır. Her ülkedeki gerçek kurumun kendine has özellikleri dikkate alınmamış, taktik ve sloganlar bütün ülkeler için basmakalıp hale getirilmiştir. Güvenlerini kazanmak için kitlelerin içinde verilmesi gereken inatçı mücadele küçümsenmiştir. İşçilerin kısmi talepleri uğrundaki mücadele ve reformcu sendikalar ve faşist kitle örgütleri içinde çalışma ihmal edilmiştir.” DİMİTROV FAŞİZM, FAŞİZMİN SINIF İÇERİĞİ VE FAŞİZMİN KİTLESEL-TOPLUMSAL DAYANAKLARI Faşizm, emperyalizm ve proleterya devrimleri çağına özgü, emperyalizmin güçleri ile proletaryanın güçleri arasındaki tarihi ve uluslararası mücadelenin, ekonomik-siyasi-ideolojik vb. alanlardaki topyekün mücadelenin ürünü olan, siyasal-toplumsal bir olgudur. Bütün dünyayı ilgilendiren ve emperyalist dünya sistemini temellerinden sarsan 1917 Büyük Ekim Devrimi, emperyalist burjuvaziyi, yükselen devrim dalgası karşısında, varlığını ve çıkarlarını korumak için, daha etkin ve şimdiye dek hiç denenmemiş yönetim biçimleri aramaya yöneltmiş ve tarihi koşullar onları bu noktaya zorlamıştır. “Bu uluslararası gelişmeye karşı koymak ve kapitalist sistemi, akla gelebilecek tüm araçlarla dengeye getirebilmek, saldırgan emperyalist güçlerin hedefiydi. Bu güçleri, 1933 Ocak’ında Almanya’da faşist diktatörlüğün kurulması sonucunda demokrasinin ortadan kaldırılması ile iç ve dış politikada kaba güce yönelik keskin dönüşümlerin, bunalıma bir çıkış yolu oluşturduğu inancındaydılar.”(51) Onlar, özellikle hain ve halk düşmanı oldukları için değil, içinde bulundukları ekonomik-toplumsal-siyasal bunalımların kaçınılmaz sonucu yeni bir arayışa yönelmişlerdir. Faşist diktatörlük, esas olarak, proleter devrimine, bu doğrultuda gelişen devrimci hareketlere, uluslararası komünist hareketin o zamanki kalesi Sovyetler Birliği’ne, dünya proleter sosyalist hereketinin birer parçası olan ulusal kurtuluş ve devrimci halk hareketlerine karşı tarih sahnesine çıkmıştır; emperyalist sistemin genel bunalımı, emperyalistler arası çelişmelerin derinleşmesi ve dünyanın hammadde kaynakları ve nüfus alanlarının yeniden paylaşılması zorunluluğunun gündeme gelmesi, emperyalistlerin en gerici kesimlerine, özelikle de Birinci Paylaşım Savaşı’ndan yenik çıkan emperyalistlere, egemenliklerini daha etkin biçimde sürdürecek ve yeni bir emperyalist savaşta kendilerini daha güçlü kılacak yönetim biçimlerini gerektirmiştir. İşte, kaynağını emperyalizmin oluşturduğu çağdaş gericiliğe en uygun düşen yönetim biçimi; faşist diktatörlük… Faşist diktatörlükler, ilk önce İtalya, Almanya, Avusturya ve Balkan ülkelerinde ortaya çıkmışsa, bu raslantısal değildir. İtalyan ve Alman emperyalistlerini, özellikle Alman emperyalizmini diğer emperyalistlerden daha gerici ve saldırgan yapan maddi nedenler vardır. Bunun temel nedeni, kapitalist bunalımın en yoğun olduğu ve genel dünya ekonomik bunalımından en çok etkilenmiş ülkeler olmalarıdır. Komintern’in 13. Oturumu, Almanya’da faşizmin kuruluşunu, sadece Almanya’daki sınıf farklılaşmalarının bir sonucu olarak değerlendirmemiş, aynı zamanda dünyadaki güç dengelerinde ortaya çıkan değişikliğin sonucu olarak da ele almıştır. Kapitalistler, diktatörlüklerini, artık parlamentarizmin eski yöntemleri ve burjuva demokrasisinin genel kurallarıyla yürütemez olmuşlardır. Bundan
dolayı da, ülkenin içinde açık terörist diktatörlüğe yönelirken, dış politikada emperyalist savaşların doğrudan hazırlığı niteliğindeki sınırsız şovenizme kaymışlardır. “13. Oturum’da faşizm, tekelci sermayenin saldırgan kesimlerinin bir girişimi olarak ele alınmış, kapitalizmin genel bunalımından kurtuluşun yolu, aynı zamanda komünistlere karşı, işçi sınıfına ve yeni çağın belirli güçlerine karşı bir silah olarak değerendirilmiştir. Bununla tanımlanmak istenen, faşizmin saldırgan, anti komünist ve karşı devrimci işlevidir.”(52) Faşist diktatörlük, burjuva diktatörlüğünün özel bir biçimidir; burjuva gericiliğinin ve gelişen karşı devrimin en son aşamasının, emperyalist gericiliğin sistemli siyasi ifadesidir. Burjuva diktatörlüğünü bu noktaya getiren tarihi koşullara kabaca bakarsak görürüz ki: Devrimci burjuvazi, feodal sistemi yıkıyor ve dönem için en ileri toplum biçimini, kapitalist toplum biçimini oluşturuyor. Kapitalizmin serbest rekabetçi dönemi, burjuva demokrasisine tekabül ediyor; o demokrasi ki, sömürücü azınlık için demokrasi, sömürülen çoğunluk için diktatörlüktür. “Kapitalist toplumda özgürlük, her zaman eski Yunan cumhuriyetlerinde olduğu gibi kalmaktadır; köle sahiplerinin özgürlüğü.”(53) Kapitalizmin tekelci aşaması, yani emperyalist aşaması, yoğun bir siyasi gericiliğe tekabül ediyor; “siyasal gericilik her zaman emperyalizmin kendine has bir özelliğidir.”(54) “Emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”(55) Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Üretim yoğunlaşmış ve bu yoğunlaşma sonucu ortaya çıkan tekeller serbest rekabeti ortadan kaldırmıştır. Bu, aynı zamanda serbest rekabete tekabül eden burjuva demokrasisinin, tekellerin gelişmesine bağlı ve tekellerin gelişmesine ters orantılı olarak, siyasi gericilik tarafından ortadan kaldırılması anlamına da gelir. Yani tekeller gelişirken, serbest rekabet adım adım geriliyor, buna bağlı olarak siyasi gericilik adım adım gelişirken burjuva demokrasisi biçim değiştiriyor. “Emperyalizm hem iç, hem dış siyasette demokrasiyi yıkmaya doğru mücadele eder. Bu anlamda emperyalizm söz götürmez bir biçimde genel olarak demokrasinin, bütün demokrasinin ‘inkârı’dır. (…) Genelinde demokrasiyi ‘inkâr’ eden emperyalizm ulusal meselede de (yani ulusların kendi kaderini tayin hakkı meselesinde) demokrasiyi ‘inkâr’ eder; demokrasiyi yıkmaya bakar.”(56) Faşizmin siyasal ve sınıfsal içeriğinin kavranması, Leninist emperyalizm ve devrim teorilerini kavramadan mümkün değildir. Çünkü faşizm, yalnız başına emperyalizm çağına özgü değil, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağına özgü bir olgudur. “Kapitalizmin genel bunalımdan ve uluslararası sınıf savaşımı diyalektiğinden ayrı olarak faşizm olgusunu açıklamak, tarihsel açıdan olanaklı değildir. Faşizm, öncelikle çağı belirleyen güçlere —işçi sınıfı, komünist partiler ve Sovyetler Birliği— karşı, bir karşı devrimdir. Varoluşu raslantı değildir. Emperyalizmin özünden fışkırmıştır. Tekelci kapitalizm, faşizmle kendine bir “çıkış yolu” aramıştır. Bu gerçek, tekelci kapitalizmin ekonomisiyle, emperyalizmin her türlü politik ve ideolojik görüngüleriyle tanıtlanmıştır. Faşizmin kökleri işte bu toplumsal ve ekonomik temelde yatmakta ve onun sınıfsal niteliğini bu etkenler belirlemektedir.”(57) 1917 Ekim Devrimi’yle yeni bir çağ başlıyor; emperyalizm ve proletarya devrimleri çağı… Bu tarihi olay, proletarya diktatörlüğünü hayal olmaktan çıkartıyor. Emperyalist sistem temellerinden sarsılmıştır; ölümcül bir yara almıştır. Marx’ın ve Lenin’in proletarya diktatörlüğü teorisi hayata geçirilmiştir. Burjuva diktatörlüğü düzeninin yıkılmazlığı efsanesi artık geçersizdir. Yeni bir sistem, bütün ezilen sınıfların örnek alacağı bir sistem, sosyalist bir sistem ortaya çıkmıştır. Buna karşı, ulusal ve uluslararası planda faşizm, “mali sermayenin en gerici kesimlerinin, tarihin çarkını geri döndürmek amacıyla başvurdukları bir deneydir. İşçi sınıfının anti faşist savaşımı için faşizmin anti komünist, gerici ve halk düşmanı işlevlerle donatılmış olduğu”(58) bilinmelidir. Kapitalizmin genel bunalımının devrimci gelişmelere yol açacağı korku ve telaşına kapılan emperyalist burjuvazinin, yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde işbirlikçi burjuvazi ve gerici ortaklarının, istedikleri an faşist diktatörlüğü kurmaları mümkün müdür?
Değildir… Nasıl ki devrimin belirleyici koşulları varsa, karşı devrimin ve yönetim biçimlerinin oluşmasının da koşulları vardır ve bu sonuca ulaşmak için belirleyici koşulların bir araya gelmesi gerekir. “… devrim olabilmesi için, sömürülen ve ezilen yığınların, eskiden olduğu gibi yaşamının olanaksız olduğu bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez.”(59) Faşist diktatörlüğün oluşturulması için de, sömüren ve ezen sınıfların, eskiden olduğu gibi, eski yöntemlerle yönetimi sürdüremeyeceklerinin bilincine varmaları ve değişiklik istemeleri yetmez. “Devrim olması için, sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz ve hükümeti yürütemez duruma düşmeleri gerekir.”(60) Bu nokta, hem devrimci mücadelenin hem de karşı devrimin yeni biçimlerinin gerçekleşmesi açısından önemli koşullardan biridir. “…sömürücülerin eskiden olduğu gibi yaşayamaz” olmaları “ve hükümeti yürütemez duruma düşmeleri” sonucu, gelişen halk hareketlerini, devrimci hareketleri bastıracak yeni bir yönetim biçimi arayacakları açıktır. Aynı zamanda, sömürülen ve ezilenler de kendi sınıf çıkarlarına uygun yeni bir yöntem ve düzen biçimi isteyeceklerdir. Sömürenler, sınıfsal öz itibariyle aynı biçimde değişik ve daha etkin bir baskı aracı —devlet biçimi— ararken, ezilen ve sömürülenler de, öz ve biçimi ile yeni bir düzen ve bu düzene uygun yeni kurumlar isterler. Ve hayat onlara dilediklerinin gerçekleşmesi için şiddetin ebeliğine gerek olduğunu öğretir. Karşıt ve uzlaşmaz nitelikteki isteklerin hayata geçirilmek istenmesi sırasında, sınıf mücadelesinin gelişmesinin belli bir aşamasında, güç dengesi kimin yararına bozulursa, o dileğini ya da dileğine en yakınını gerçekleştirebilir. Güçler birbirini alt edecek durumda değil de, geçici de olsa mücadele dengede ise, belli bir süre, ne devrim ne de karşı devrim zafer kazanır. Bu denge uzun bir zamanı da kapsayabilir. Barışçı ya da savaşçı, (barış da savaşın bir biçimidir) uzun ya da kısa da olsa, bu durum geçicidir. Er ya da geç, taraflardan biri ağır basacak ya devrim ya da karşı devrim kazanacaktır. Ya da güçler, ağırlıkları oranında ödünler alacak-verecek ve geçici bir uzlaşma sağlanacaktır. Yani devrim gerçekleşmeyecek, fakat karşı devrim de dilediği biçime ulaşamayacaktır. Ezienler çok ileri düzeyde haklar elde edecekler, fakat asıl hedeflerine ulaşamayacaklardır. Ya da devlet, geçici olarak bağımsız ve “sınıflar üstü” bir görünüm kazanacaktır. “Devlet, sınıf karşıtlarını frenleme gereksinmesinden doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortamında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü olan sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir…”(61) Antik devletle feodal devlet, kölelerle serflerin sömürülmesinin organları oldular; ama yalnızca onlar değil, “modern temsili devlet de, ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi aletidir. Bununla birlikte istisna olarak, savaşım durumundaki sınıfların dengede tutmaya çok yaklaştıkları öyle bazı dönemler olur ki, devlet gücü, sözde aracı olarak, bir zaman için bu sınıflara karşı belirli bir bağımsızlık durumunu korur”…(61) Yani, 17. ve 18. yüzyılların mutlak hükümdarlıkları gibi, Fransa’da birinci ve ikinci imparatorluğun Bonapartizmi gibi, Almanya’da Bismark gibi. Buna, Sovyetlerin, küçük burjuva demokratlar tarafından yönetilmeleri nedeniyle henüz güçsüz, buna karşılık burjuvazinin de Sovyetleri dağıtmak için henüz yeterince güçlü olmadığı bir anda, devrimci proletaryayı ezmeye başladıktan sonra, “Cumhuriyetçi Rusya’daki Kerenski hükümeti gibi diye ekleyeceğiz.”(61) Devam edelim. “Ancak ‘aşağıdakilerin’ eski tarzda yaşamak istemedikleri ve ‘yukardakilerin’ de eski tarzda yaşayamadıkları durumdadır ki, ancak bu durumdadır ki, devrim başarıya ulaşabilir. Bu gerçeği başka bir biçimde şöyle ifade edebiliriz: (sömürüleni de, sömüreni de etkileyen) bir ulusal bunalım olmadan devrim olanaksızdır. Böylece bir devrim olabilmesi için, ilkin, işçilerin çoğunluğunun (hiç değilse, bilinçlenmiş olan ve aklı eren, siyasal bakımdan etkin işçilerin çoğunluğunun) devrimin gereğini tam olarak anlamış olmaları ve devrim uğruna hayatlarını feda etmeye hazır olmaları gerekir; bundan başka yönetici sınıfların en geri yığınları bile siyasal hayata sürükleyen, hükümeti zayıf düşürür ve devrimcilerin onu devirmesini mümkün kılan bir hükümet bunalımından geçmekte olması gerekir.”(62)
Sömürüleni de, sömüreni de etkileyen bir ulusal bunalım; ‘aşağıdakilerin’ eski tarzda yaşamak istemedikleri; ‘yukarıdakilerin’ eski tarzda yaşayamadıkları; eskiden olduğu gibi hükümeti yürütemez oldukları durum; devrim durumudur. Böyle bir durumda: “Bazı yoldaşlar, devrimci bunalım olduğu bir anda, burjuvazi çaresiz bir durumda bulunmalıdır; dolasıyla burjuvazinin sonu, önceden belirlenmiştir; devrimin zaferi, bu yüzden sağlanmış, güven altına alınmıştır ve şu halde, kendilerine bir tek burjuvazinin düşüşünü beklemek ve görkemli kararlarını kaleme almak kalıyor diye düşünüyorlar. Bu çok büyük, ağır bir yanılgıdır. Devrimin zaferi hiçbir zaman kendiliğinden gelmez. Onu hazırlamak ve ele geçirmek, kazanmak gerekir. Ve onu hazırlayabilecek ve kazanacak olan da yalnız, kuvvetli bir proletarya partisidir. Öyle zamanlar olur ki, durum devrimci durumdur, burjuvazinin iktidarı temellerine kadar sarsılmıştır ama gene de devrimin zaferi gelmez, çünkü proletaryanın devrimci bir partisi, yığınları arkasından sürekleyecek ve iktidarı alacak kadar gücü ve yetkisi olan bir parti yoktur. Bu gibi ‘durumların’ meydana gelmeyeceğini sanmak mantıksızlıktır.”(63) Görüleceği gibi, devrimde objektif koşulların uygun düşmesi halinde, belirleyici olan proletaryanın devrimci partisi ve yığınların mücadelesidir. Karşı devrim dalgasının kabardığı bir dönemde de, faşist diktatörlüğün kurulması, diğer etkenlerin yanı sıra, başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi kitlelerin mücadlesinin güçlülüğü ya da zayıflığına bağlıdır. Yalnız, faşizmin zaferini “…yalnızca, işçi sınıfının zayıflığının işareti olarak ve faşizme karşı ihanetlerin sonucu olarak düşünmemek gerekir. Bu aynı zamanda, burjuvazinin zayıflığının işareti, burjuvazinin artık eski parlamentarizm yöntemleri ile iktidar eyleyebilecek durumda olmadığını gösteren bir işaret saymak gerekir, burjuvaziyi, iç politikasında terörcü hükümet yöntemlerine başvurmaya zorlayan budur; faşizmin zaferini, ayrıca, burjuvazinin artık barışçı bir dış politika temeline dayanarak güncel duruma bir çıkış yolu bulabilecek güçte olmadığını gerçekleşen bir işaret olarak kabul etmek gerekir, burjuvaziyi bir savaş politikasına başvurmaya zorlayan da budur.”(64) Proletarya diktatörlüğü, Paris Komünü’nde cenin iken, 1917 Ekim Devrimi’yle ilk kez Rusya’da tarih sahnesine çıkmıştır; o güne dek değişen bütün toplum biçimlerinde, sömürücü sınıflardan biri alaşağı edilmiş, bir başka sömürücü sınıf siyasi iktidarı almıştır; Ekim Devrimi’nde ise ilk kez, o güne dek sömürülen ve ezilen sınıflar, işçiler ve emekçi kitleler iktidarı ele geçirdiler. Proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğü ile karşı devrim ve faşist diktatörlük olgusu arasında, neden sonuç ilişkileri açısından diyalektik bir bağ vardır. Lenin’e göre: “Proletarya diktatörlüğü, emekçilerin öncüsü proletarya ile emekçilerin proleter olmayan çok sayıdaki tabakası arasındaki (küçük burjuvazi, küçük partonlar, köylülük, aydınlar vb.) ya da bu tabakaların çoğunluğu arasındaki sınıf ittifakının özel bir biçimidir; bu ittifak, sermayeye karşı bir biçimidir; bu ittifak, sermayeye karşı yönelmiş, sermayenin tam yıkılışını, burjuvazinin direncinin ve canlanma çabalarının tamamiyle ezilmesini hedef almış, sosyalizmin kesin kuruluşunu ve sağlamlaştırılmasını amaçlamış bir ittifaktır.”(65) Proletarya diktatörlüğünün yönetimi konusunda Lenin şöyle der: “Latince, bilimsel, tarihsel ve felsefi bir deyim olan proletarya diktatörlüğünün, daha basit bir dile çevrildiğinde anlamı şudur; emekçilerin ve sömürülenlerin bütün kitlesini, sermayenin boyunduruğunun yıkılması mücadelesinde, yıkılış sırasında; zaferin korunması ve sağlamlaştırılması mücadelesinde; sınıfların tamamiyle ortadan kaldırılması için verilen bir mücadelede, yalnız belirli bir sınıf —kent işçileri, ve genel olarak, fabrika işçileri, sanayi işçileri— yönetebilir.”(66) Açıkça görüleceği gibi, proletarya diktatörlüğü, • sanayi proletaryasının öncülüğündeki proletaryanın; • küçük burjvazi, küçük patronlar, köylülük, aydınlar vb. ile ittifakı temeline dayalı; • sermayenin tam devrilmesi ve sosyalizmin kesin olarak kurulması ve sağlamlaştırılmasını
amaçlayan bir yönetim biçimidir. Sınıfların tamamiyle ortadan kaldırılması, proletarya diktatörlüğünün nihai amacıdır; sınıfların ortadan kaldırılması, aynı zamanda, önce proletaryanın kendi varlığını, sınıfları ortadan kaldırması ve sonra da diktatörlüğünü söndürmesidir. Burada, üzerinde önemle durulması gereken bir nokta, proletarya diktatörlüğünün kendi içinde geçireceği değişim ve aşamaların kavranması sorunudur. Proletarya diktatörlüğünün sınıfsal özü ile toplumsal dayanaklarını birbirine karıştırmamak gerekir. Bu nokta kavranmazsa, bize şöyle bir soru yöneltilebilir. Denebilir ki, küçük burjuvazi, küçük patronlar ve köylülük, sınıfların tam olarak ortadan kaldırılmasını mı amaçlıyorlar? Onların, aynı sınıf özellikleri taşıdıkları sürece, böyle bir dilekleri olamaz. Ancak proletarya diktatörlüğü, onları uzun bir süreç içerisinde şu ya da bu yolla değiştirmeyi başarabilirse, onları proletarya diktatörlüğünün temel hedefleri doğrultusunda biçimleyebilirse, bu söz konusu olabilir. Bu görevi başaramıyorsa, zaten kendi varlığı da, proletarya diktatörlüğü de tehlikededir. Bugün Sovyetler Birliği’nde, Doğu Avrupa ülkelerinde Çin’de gördüğümüz gibi, geriye dönüş kaçınılmaz olur. Bu sorun, konumuz dışına taştığı için üzerinde durmayacağız. Sınıf içeriğinin kavranması sorunu, faşizm ve faşist diktatörlük için de çok önemli bir noktadır. Faşizmin sınıfsal özü ile onun kitlesel dayanaklarının toplumsal bileşimlerini birbirine karıştırmak faşizme karşı mücadeleyi karartır, zaaflara uğratır. Bugün ülkemizde, faşizme karşı mücadelede “faşist diktatörlük” tanımını gelişigüzel kullanmanın yanı sıra en büyük yanılgılardan biri de budur. Faşizmin sınıfsal özü ile kitlesel-toplumsal dayanaklarını birbirine karıştıran siyasi gruplar faşizme karşı mücadeleye ağır darbeler indirmişlerdir. Faşist diktatörlük, emperyalist kapitalist ülkelerde, tekelci burjuvazinin en şoven, en gerici kesiminin, başta proletarya olmak üzere, emekçi kitleleri, orta sınıflar, küçük burjuvazi ve aydınlar üzerindeki en kanlı, en zorba diktatörlüğüdür. Komintern, faşist diktatörlüğü şöyle tınımlar: “… finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü…”(67) Proletarya diktatörlüğünün yönetici gücü sanayi proletaryasıdır; proletarya diktatörlüğünün içeriğini belirleyen proletaryanın ideolojisi, siyaseti, örgütsel anlayışı, toplumsal-ekonomik anlayışıdır. Faşist diktatörlüğün yönetici gücü ise, emperyalist ülkelerde emperyalist burjuvazinin en gerici kesimidir; yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde de emperyalizme, özellikle de en gerici emperyalistlere bağlı işbirlikçilerin yönlendiriciliği söz konusudur. “Komünist Enternasyonal, Alman burjuvazisinin kendi iktidarını kurması sırasında değişik gruplar arasında yöntemden doğan görüş ayrılıklarının bulunduğunu göstermiştir. Varga’nın kanıtlarına göre, özellikle ağır sanayi tekelleri, hiçbir sınır tanımayan bir diktatörlük zorlarken, tüketim sanayi ve ticari kesime egemen olan tekeller, o zamana değin uygulaya geldikleri baskı yöntemlerinden ayrılmak istememişlerdir. “Bir yanda derinleşen ekonomik ve politik bunalım, öte yanda kitlelerin artan devrimci bilinci sonucunda, faşist yöntemlere yönelen tekelci kapitalizmin en saldırgan kesimleri isteklerine kavuşmuşlardır. Bunlar ‘kapitalist yoldan bunalımdan çıkmayı ve kendi özel çıkarları doğrultusunda proletaryayı zalimce baskı altına almayı’ denemişlerdir. Sosyal Demokrasiden yana bir bölük Alman burjuvazisi ise, bu zalim uygulamanın, tekelci kapitalizmin tek yolu olup olmadığını tartışmış ve kendi özel çıkarlarından, ağır sanayinin çıkarları uğruna feda edilip edilmemesi yönünde kararsız kalmıştır. “Bu tahliller Komünist Enternasyonali, faşizm tehlikesinin aslında büyük sermayeden değil, tekelci sermayenin en saldırgan kesimlerinden kaynaklandığı görüşüne götürmüştür. Bu tekel kesimleri ülkedeki çelişkileri açık terörle çözmede, işçi sınıfı ve onun devrimci partisi ile diğer ilerici güçleri sindirmede ve özellikle Sovyetler Birliği’ne karşı genişleme emellerini gerçekleştirmede tek yol olarak faşist diktatörlüğün kuruluşunu görmüşlerdir.”(68) Emperalizm, kapitalizmin ve genel olarak kapitalistlerin egemenliğini değil, mali sermayenin egemenliğini ifade eder. Faşizm ve faşist diktatörlük, sınıfsal özü bakımından mali sermayeye dayanmakla birlikte, en gerici, en saldırgan kesiminin ideolojisi ve yönetim
biçimidir. Faşizmin sınıfsal niteliği ve faşist kitle eylemlerinin sınıfsal yapılarını ve bileşimlerini birbirlerine karıştırmamak gerekir. “Faşizmin, mali sermayenin en saldırgan kesimlerinin açık diktatörlüğü olarak saptanmasından sonra bir başka nokta daha belirlenmiştir: Faşizm, tekelci sermayeye kitle tabanı oluşturmak amacıyla küçük burjuvaziye güven vermekle işe başlamaktadır. Küçük burjuvazi içinde ilk anda kitle tabanı sağlandıktan sonra faşizm, bu kez köylülere, küçük esnafa, memurlara ve özellikle büyük kentlerde hiçbir sınıfa girmeyen öğelere —lümpen proletaryaya, Y. G.— yönelmektedir. İşçi sınıfı içine sızma yönünde de büyük ölçüde isteklidir.”(69) Yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde de faşist diktatörlük, özü bakımından emperyalist burjuvazinin çıkarlarının korunmasına hizmet eder. Bu nedenle, yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde faşizm, bir bütün olarak egemen sınıfların değil, emperyalizme en bağımlı burjuvazinin çıkarlarını onların varlığında gören gerici ortaklarının yönlendiriciliğinde, emperyalizmin çıkarlarını temel alır. İşbirlikçi burjuvazi, en bağımlı olduğu emperyalizmin çıkarlarını temel alır. İşbirlikçi burjuvazi, en bağımlı olduğu emperyalizmin çıkarlarını öne çıkarmak zorundadır. Kendi çıkarları emperyalizmin çıkarlarına bağlıdır. Çünkü “Mali sermaye, ekonomik ve uluslararası ilişkilerde o denli önemli ve büyük bir güçtür ki, siyasal anlamda tam bağımsızlığa sahip devletlere bile boyun eğdirebilir; zaten eğdirmektedir de (…) Ama, kuşku yok ki, mali sermayeye en büyük ‘rahatlığı’, en büyük üstünlükleri sağlayan şey, o boyun eğmiş bulunan halkların ve ülkelerin siyasal bağımsızlıklarını da yitirmekte olmasıdır.”(70) Bir ülkenin siyasal bağımsızlığını adım adın yitirmesi ne anlama gelir? Her şeyden önce, ülkenin, ekonomik ve mali açıdan emperyalizme bağımlılığının en yoğun noktaya ulaştığı, emperyalist “yardım” olmaksızın içine düştüğü ekonomik-toplumsal-siyasal bunalımdan çıkamadığı anlaşılır. Bunalımın ana nedenlerine bakılırsa görülür ki, yaratıcısı bel bağlanan emperyalist “yardım”lardır. “Yardım”sız yürümesi de olanaksızdır. Çünkü bütün ekenomisini buna göre biçimlemiştir. Emperyalizmin “yardım”ı, eroin satıcısının, insanları eroine alıştırmasına ve bu alışkanlık temelinde kendini ayakta tutmasına benzer. Böylesine bir çıkmaz içine girmiş bir ülkenin siyasal bağımsızlığı biçimseldir. Böyle bir ülkede egemen siyaset, o ülkenin egemen sınıflarının çıkarlarını koruyan ve onların çıkarlarını temel alan bir siyaset olmaktan çok, o ülkenin egemenlerini de pençesi altına almış olan emperyalistlerin çıkarlarını koruyan bir siyasettir. Bu siyaseti belirleyen de ekonomik ve mali bağımlılık koşullarıdır. Yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde, devletin siyasal biçimini daha da gericileştiren ve faşistleştiren temel neden budur. Sermaye girdiği her ülkeye kendi yasalarını da beraberinde götürür. Sermaye ihracı, aynı zamanda faşizmin, ideolojik, siyasi ve toplumsal tohumlarının da ihracıdır. Yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde, faşist diktatörlükler, birinci derecede emperyalizmin, ikinci derecede de işbirlikçilerinin çıkarlarını temel alır. Faşizmden çıkar uman küçük burjuvazinin bir kesimi, köylülüğün bir kesimi, orta sınıfların bir kesimi, lümpen proletarya, hatta sınıf bilincine varmamış, siyasi olarak geri proletarya, faşizmin kitlesel dayanaklarını oluştururlar. “Faşizmin gelişmesi ve faşist diktatörlük, ülkelerin tarihi, sosyal ve iktisadi şartlarına, milli özelliklerine ve uluslararası durumlarına göre çeşitli ülkelerde çeşitli biçimlere bürünür.” (71) Bunun yanı sıra, bir ülkedeki faşizmin gelişmesi ve faşist diktatörlüğün niteliği, tüm dünyada gelişen siyasal-toplumsal-ekonomik ilişkiler ve çelişkilere sıkı sıkıya bağlıdır. Özellikle yarı sömürge ülkelerde faşizmin gelişmesi ve faşist diktatörlük, emperyalistler arası çelişmelere de sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü emperyalistler arası rekabet, rakipleri birbirlerinin kaynaklarını kurutmaya yöneltir. Lenin der ki: “Ekonomik olarak emperyalizm tekelci kapitalizmdir. Tam tekele sahip olabilmek için, bütün rekabetin yok edilmesi gerekir ve sadece iç pazarda (belli bir devletin) değil aynı zamanda dış pazarlarda, bütün dünyada yok edilmesi gerekir. ‘Finans kapital çağında’ yabancı bir ülkede dahi rekabeti yoketmek ekonomik olarak mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Bu rakibin mali bağımlılığı yoluyla ve onun hammadde kaynaklarına ve sonunda bütün işletmelerine el koyulması yoluyla yapılmaktadır.”(72)
Emperyalist ülkelerde, faşist diktatörlük, emperyalist burjuvazinin en gerici kesimlerinin çıkarlarını doğrudan savunmayı temel alırken, yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde, varlığı ve gelişmesi emperyalistlere bağlı işbirlikçiler aracılığıyla, yine emperyalizmin, özellikle de en gerici ve saldırgan emperyalistlerin çıkarları savunulur. Sonuç bakımından, faşist diktatörlük, ister emperyalist ülkelerde olsun, ister yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde olsun, temel olarak emperyalizmin çıkarlarını savunur ve bu doğrultuda kendini biçimler. Özetlersek: Faşizm ile emperyalizm arasında sistemli bir ilişki vardır. Faşizm, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağına özgü bir olgudur. Faşizm, en gerici en emperyalist burjuvazinin ideolojisi ve siyasetini ifade eder. Faşizm, ulusal ve uluslararası planda, azgınlaşmış karşı devrimdir. Çünkü faşizm, emperyalizmin ve emperyalizme bağımlı ülkelerin içine düştükleri genel ekonomik-toplumsal bunalımın ağır yükünü, özellikle sömürge ve bağımlı ülke halklarının sırtına yıkmanın bir aracı olarak, açık gelişmesini yarı sömürge ve bağımlı ülkelerde göstermektedir. “Pazarların, hammadde kaynaklarının ve nufüz alanlarının yeniden paylaşılmasıyla buhrandan çıkış yolu arayan burjuvazi (emperyalist burjuvazi Y.G.) yoğun bir şekilde yeni savaş hazırlığı içindedir. Silahlanma hummalı bir şekilde artmakta, ekonomi savaş görevleri için donatılmakta, işçiler için yeni askeri zindanlar kurulmaktadır. vs. “Burjuvazinin iktisadi ilerleyişi ve savaş hazırlıkları, geniş kitlelerin güçlenen direnişine yol açıyor. Birçok ülkede gittikçe büyüyen işçi kitleleri, komünist partilerin önderliğinde, devrimci mücadele yolunu seçiyor. “Bu şartlar altında burjuvazi (özellikle iki süper devletin emperyalist burjuvazisi Y. G.) emekçi kitleleri soymak ve savaş hazırlığı siyasetini daha iyi sürdürebilmek için bütün ülkelerde diktatörlüğünü daha kuvvetlendiriyor ve demokratik hak ve hürriyetlerin son kalıntılarını da yok ederek burjuva diktatörlüğünün faşist şekline daha sık başvuruyor. Faşizmin esas görevi, proletaryanın sınıf örgütlerinin ezilmesi, devrimci proleter öncünün maddi olarak yok edilmesi, bir terör rejiminin, kanunsuzluk rejiminin ve milyonlarca emekçi için karanlık bir kölelik rejiminin kurulmasıdır. “Burjuvazinin en emperyalist ve en şoven unsurlarının temsilcisi olan faşizm, dünyanın yeniden paylaşılmasıyla buhrandan bir çıkış yolu aramakta ve milliyetçi veya ırkçı kışkırtmayla geniş kitleleri aldatmaya, birbirine düşürmeye ve yeni bir emperyalist savaş çıkartmaya uğraşmaktadır.”(73)

1979 Şubat’ında Güney’in 14. sayısında yayınlandı. Bu makalenin devamı 15. sayıda yayınlanacaktı, ancak Güney sıkıyönetim makamlarınca kapatıldığı için yayınlanamadı.