Tutuklu Kelimeler, Tutkulu Cümleler -Levent Kaçar

aklım parmağıma takıldı

parmağım aklımda kaldı

takılıp kaldım bir başıma

boşluğun hoşluğuna…

2019 Şubat İstanbul

Tutuklu Kelimeler Tutkulu Cümleler

Birçok insanın ortak düşüncesi ‘dil’in insanlar arası iletişimde, en önemli faktör olduğu yönündedir. Ve ilk elden düşünüldüğünde, çok doğru bir saptama gibi görünür bu durum. Ne var ki, davranışların dili ile etnik yapısal özelliklere göre oluşan, zamanla da birçok farklı versiyonu ile insanın gündemine oturan dil arasında epey bir fark var. Davranışların dili yöresel literatüre ihtiyaç duymazken diğer dillerin kendisine göre bir matematiği, bulunduğu coğrafyaya göre bir anlam bütünlüğü ve son tahlilde ekonomik, siyasi egemenliğine göre de geçer akçeliği vardır. Eğer o dili bilmez isen birçok yönden dezavantaja düşmen işten bile değildir. İngilizce bilmiyorsan avantajlı sayılmazsın mesela, Fransızcayı bilmezsen sanatın, Latinceyi bilmezsen bilimin diline hakim olmakta zorluk çekersin. Davranışların dili böyle mi ya? Neyse; bu konu, felsefenin epey sondaj gerektiren, sonrasında da sosyolojiyle desteklenmesi zorunlu meselelerden biri. Benim derdim başka. Kelimelerin kullanım alanlarına göre farklı biçimler ve içerikler yüklenmesi üzerine beyin jimnastiği yapmak istiyorum. Bakalım benim ilgimi çeken sizin de ilginize mazhar olacak mı?

Tıbbın özel bir jargonu vardır dedik ya; buradan hareketle her toplumsal dinamiğin veya kategorinin yaşayış şekillerinden süzdüğü kendi özel jargonları vardır. Dilin oluşmasında yaşadıklarımızın, biriktirdiklerimizin belirleyici rolü asla yadsınamaz. Egemenin dili ile asinin dili aynı değildir mesela. Resmi dille yasaklı dil de aynı. İkisinin kullanım alanları ve kullanan aktörleri akla kara gibi zıttır birbirine. Her ne kadar egemen, geldiği nokta itibarı ile fikri açıdan dilin tehlike içermediğini, düşüncenin ifade edilmesine zincir vurulamayacağını iddia etse de, onun nazarında özellikle bazı kelimeler yasaklı ve haramdır. Düşüncelerinden ve açıklamalarından dolayı, dünyanın birçok yerinde ne kadar insan hapiste, ne kadarı yargılanıyor ya da baskı altında, tasavvuru bile zor. Şoparın dili halen yeraltı dillerinin başında geliyor ama argo, dünyanın değişik coğrafyalarında edebiyatın ve sosyal hayatın vazgeçilmez jargonları arasında dönüşü olmayan bir mertebeye sahip. Yani demem o ki; dil o kemiksiz yapısıyla her söylemi kendi bildiğince bir zenginlikle ifade ederken söyleyenin kültürel, iktisadi, politik yapısına göre şekillenip, hayat bulur. Biz de durduğumuz yere,

kapladığımız alana, biriktirdiğimiz kapasiteye göre bunu belirli bir kurgu içerisinde kelimeler zinciri haline getirerek anlatırız meramımızı. Bu kimilerince bir iletişim zenginliği, kimilerince de koşullanmanın bizi sürüklediği bir serüvendir. Kelimelerin bir kişiliği vardır. Kullanıldığı alanın kıymetini açığa çıkarırlar. Bu yüzden zaman zaman tutuklanırlar. Yasadışı ilan edilirler egemen tarafından. Bazılarına bir göz atalım, daha da anlaşılır olacaktır meramımız.

Özgürlük; kimine göre hayatın anlam bulduğu nihai nokta olarak karşımıza çıkarken, kimilerine göre ise değerleri yoldan çıkaran, bozguncu, devlet düşmanı anarşist bir kelimedir.

Emek; değeri üreten yegâne güzelliktir kimine göre, kimine göre ise alınıp satılabilen, pazara göre fiyatı biçilen, patronun tasarrufunda şekillenen iş yapabilme gücüdür.

Sevda; kimine göre mutluluğun anahtarının saklandığı gizli bir labirent ve gizemli bir yolculukken, kimilerine göre ise gereksiz bir mesai ve zaman kaybıdır.

İsyan; egemene göre diğer yasaklı kelimelerden biri. Düzenin ve statükonun bozulması yönünde müdahale eder asi, isyan ederken. Bu da egemenin işine gelmez tabi ki, kurulu düzenine çomak sokulmuştur çünkü. Doğuştan mülk ve düzenin sahibi gibi görür kendini. Egemen, yasalarını buna göre oluşturur ve askeri gücünü de, düzenin korunması yönünde yine baldırıçıplaklar tarafından oluşturduğu ordusuyla sağlar.

Özgürlük, emek, sevda ve isyan tutuklu kelimelerdir ama bunların yer aldığı cümlelere bir bakın, en tutkulu gelecek düşlerini barındırırlar içlerinde. Ben ve biz mesela; ikisinin yarattığı atmosfere baktığımızda, Ben’i daha çok egemen tercih ederken, büyük ve mazlum kalabalıklar daha çok Biz’i severler. Biri çoğalmayı ifade ederken, diğeri yalnızlaşmayı ve fakirleşmeyi çağrıştırır.

Bir de tekil ve çoğul eylemsellik içeren kelimeler var, onlara da bir göz atacak olursak; “sevmek-sevişmek, öpmek-öpüşmek, dövmek-dövüşmek, ermek-erişmek, çalmak-çalışmak, vurmak-vuruşmak…” , uzatılabilir gittiği yere kadar. Yukarıdaki kelimeler akraba sayılacak denli birbirine yakın kelimeler. Eylemselliği bakımından tekil ve çoğul olarak farklı anlamlar içerdiği basit bir şekilde görülüyor. Ben’le biz gibi. Biri kişisel bir duygu haline tekabül ederken, diğeri çoğulluğunun yanında pozitif bir duygu halini de ifade etmekte. Bu durum, hiçbir zaman birinci, ikinci ve üçüncü tekil eylemlerin önemini ıskalamamalı, asla.

Egemen düş kurmamızı ve “gerçekçi olup imkânsızı istememizi” geleceği bakımından yasakladığı için, kendi tasarrufunda erkek ve egemen bir dil yaratmıştır. Asiler ise bu yasaklı kelimelerden tutkulu düşler kurarak egemenin tekerine çomak sokmaktan hiçbir vakit geri durmamıştır. Sevda, düş, emek,

eylem, devrim, her ne kadar egemenin sevmediği kelimeler olsalar bile zulüm ve haksızlık devam ettiği sürece baldırıçıplakların cümlelerinin yapı taşları, eylemlerinin esin kaynakları olmaya devam edecek.

Levent Kaçar Şubat 2019