Politik güç….

Ahmet Doğançayır

Bugün artık siyasal olarak kolektif yaşam biçimlerimize anlamlı ve etkin müdahaleler yapabilecek bölgeler bulunmuyor. Kısmi, parçalı, ödev yönelimli, zamanla sınırlı müdahaleler ise bol bol yapılıyor. Fakat bunlar genellikle anlamlı bir bütün oluşturmuyor. Tıpkı her şey gibi bunlarda parçalı ve süreksizdir ve genellikle birbiriyle çatışıyor. Bu durumda eş güdümlü ve uyumlu bir hareket gerekiyor.

Ve işte bu hareketin adı siyasettir. Ancak siyasetin birçok yüzü var. Siyaset bilimcilerinin bütün çabalarına karşın siyaset hâlâ ‘’çok tartışmalı’’ bir kavramdır. Günümüzde günlük hükümet uygulamalarının da sayesinde herhalde bu konuda en yaygın kanaat siyasetin yasalar ve düzenlemeler yapmak ve bozmakla ilgili olduğudur. Burada seçmenlerin işi bu sürecin sonuçlarını izlemek, sonuçlardan hoşnut kalırlarsa yasa koyucuları yeniden seçmek ve hoşnut kalmazlarsa kendilerini seçtirmeye çalışmaktır. Bu bakışa göre seçmenler tıpkı ‘’mantıklı’’ tüketiciler gibi hareket ediyor. Aslında pratik anlamda bunlar ‘’siyasal hizmetlerin tüketicileridir’’.

Modernliğin klasik safhası boyunca seçim gündemi belirlemenin başlıca aracı yasa koyma idi. Seçen kişi olarak birey açısından bakıldığında yasa koyma her şeyden önce bir ön seçim yapma gücüdür. Bireylerin kendi seçimlerini yapma zamanı gelmeden önce yasa koyucular seçimlerini yaparlar. Yasa koyucular bireylere açık olasılıklar kapsamını daraltırlar. Soyut olarak bazı seçenekler pratik olasılıklar alanından dışlanır, ya da onları seçim yapacak sıradan kişinin bırakın cazip görmeyi, gerçekleştirilebilir bile görmeyeceği ölçüde maliyetli kılacak kadar sert cezai yaptırımlara bağlanırlar.

Mevcut siyasi kurumlar açıktan açığa ya da üstü kapalı olarak gündem belirlemede oynadıkları rolü terk etme ya da budama süreci içindeler bu günlerde. Bu, bireylerin seçme özgürlüklerinin genişlemekte olduğu anlamına gelmez, sadece gündem belirleme işlevinin gittikçe artan ölçüde siyasi (yani seçilmiş ve ilkesel olarak denetim altındaki) kurumların dışındaki güçlere devredildiği anlamına gelir. Devletin geri çekilişi ya da kendini sınırlayışının en göze çarpan sonucu, seçim yapan insanların özünde siyasi olmayan güçlerin öncelikle de mali piyasalar ve meta piyasalarıyla bağlantılı olanların hem zorlayıcı, hem de telkin edici etkisine daha fazla kalmaları olmuştur.

Siyasetten kopan İktidar!

Zamanımızın belirgin bir özelliği süregiden bir kopuş, iktidarın siyasetten kopuşudur. Onun yerini pratik seçeneklerin kapsamını belirleyecek olan ‘gerçek iktidar’ almaktadır. Bu iktidar, üzerindeki kısıtlamaların gittikçe azalması sayesinde neredeyse uluslararası, daha doğrusu mekân dışı hale gelmiştir. Mevcut bütün siyasi( seçilebilir, temsili) kurumlar şimdiye kadar kuvvetle yerel, neredeyse toprağa bağlı kalmışlardır. Gündem belirleme görevi mekâna bağlı devlet otoriteleri tarafından terk edilmemiş olsaydı bile, her halükârda etkisiz olurdu. Siyasi sürecin günümüzdeki krizinin merkezi değerlerin yokluğu değil, herhangi bir seçenekler gündemini meşrulaştıracak, tanıtacak, yerleştirecek ve ona hizmet edecek kadar etkili bir failin olmamasıdır.

Siyasi devletin geleneksel gündem belirleyici rolü daha fazla belli toplumsal kategoriler üzerindeki ‘’doğrudan yönetim’’ de odaklanmaktadır. Gündem eskisi gibi belirlenmektedir, yalnızca siyasi olmayan yeni bir fail siyasi öncelini bir kenara itmiştir. Geçmişte modern siyasi kurumların gündem belirleme faaliyetlerine yön vermek üzere benimsenmiş olan akıl ve eylemin akılcılığı, ölçütleri piyasa güçlerinin serbest hareketinden çıkan gündeme uygulanamaz. Bu yüzden de bugün olan ne akılcıdır ne de akıldışıdır, ne aklın buyruklarıyla uyumludur ne de onlara aykırıdır. Tıpkı dağ silsileleri ve okyanuslar gibi sadece vardır. Siyasetçilerin en sevdiği tabir olan ‘’alternatif yok!’’ bu görüntüyü onaylar.

Seçme işleminin günümüzdeki durumu içinde büyük ölçüde aynı gözlemler geçerlidir. Seçme gündemi gibi bu kod da öncelikle piyasa baskıları tarafından tekrar, tekrar biçimlenir. Belirlenmesinde başka (eğitim/öğretim kurumu dâhil) kurumlar aracılık yapsalar da, savundukları kod, bireylerin piyasa baskılarına duyarlı olsalardı benimsemeleri gerekecek olan davranış modeli örnek alınarak oluşturulur genellikle. Bu kod insanı dünyayı öncelikle olası tüketim nesnelerinden oluşan bir kap muamelesi yapmaya özendirir. Tüketim ilkesini izleyerek tatmin arayışını teşvik eder ve tüketim toplumu ilkesini izleyerek de bireyleri, tatmin edilmek için bas, bas bağıran arzuları harekete geçirmenin seçimler yapan kişi için hayatın yönlendirici kuralı ve başarılı, yaşanmaya layık bir hayatın ölçütü olduğuna ikna eder.

Günümüzde yaygınlık kazanan hayat stratejisi içinde insan toplulukları çoğunlukla bu tür ‘ben’ yönelimli faillerin oluşturduğu toplamlar olarak değer kazanırlar. Bunların sonucunda cemaatin ayrışması, yankısını her bir kurucu biriminin hayatının parçalara ayrılmasında bulur. Sonuç olarak geç modern ya da post modern duruma geçmek daha fazla bireysel özgürlük getirmedi. Yalnızca bireyi siyasi yurttaştan piyasa tüketicisine dönüştürdü. Kazanıldığı iddia edilen özgürlük de büyük ölçüde yanılsamadan ibarettir.

İktidar ile siyaset arasındaki ayrılık ve gittikçe büyüyen mesafe bir zamanlar ulus devlet içinde yoğunlaşmış olan ama artık aynı anda hem ‘’üstten’’, hem de ‘’alttan’’ aşındırılıp güçsüzleştirilen geleneksel ekonomik, askeri ve kültürel iktidar merkezlerini çökertiyor. Ve yerleşik seçkinlerin verdiği desteğin ve siyasi kurumlara duyulan genel güvenin yavaş, yavaş ortadan kalkmasına yol açıyor toplumsal yapıdaki dönüşümler bunların sonucunda kamu gündemindeki meselelerin ve kamu odaklarının yeni bir uçuculuk, parçalanma ve hızla dalgalanma özelliği kazanıyor. Siyasi failler oynadıkları rolden ve eylemde bulundukları alandan emin olmadıkları için egemenliklerin sözde, iktidarın anonim ve iktidar mevkiinin boş bir hale geldiği bir durum ortaya çıkıyor.

Ancak bu karma gelişmeler egemenliğin siyasi haritadan silinmesi yahut egemenlik sonrası veya devlet sonrası bir çağa girilmesi gibi bir sonuç doğurmaz. Ulus devlet egemenliği zayıfladıkça devlet ve egemenlik eski güç ve anlamını kaybetmekle kalmayıp, birbirinden de kopar. Devletler artık egemen olmayan aktörler olarak varlığını sürdürürken egemenliğin ayıt edici özelliklerinin çoğu artık iki iktidar alanında karşımıza çıkar: Siyasal iktisat ve meşruiyetini dinden alan şiddet. Sık, sık tekrarlanan ve bu yüzdende geçersizleşen düşüncelerin aksine sermayenin yeni yurtsuzluğu ile zayıf bağımlı egemen devletlerin çoğalması arasında mantıksal ve faydacı açıdan bir çelişki yoktur. Hep daha yeni ve hep daha zayıf ve yoksul, ‘’politik olarak bağımsız’ ’yurt temelli devletler oluşturmak uluslararası ekonomik eğilimlerin doğasına aykırı değildir.

Bugünlerde hükümet faaliyetlerinin de tıpkı yaşam faaliyetlerimizin çoğu gibi parçalı ve sonuçsuz olma eğilimi taşıdığını söyleyebiliriz. Siyaset bir olaylar koleksiyonu haline geldi. Bu koleksiyondaki bir olayın öteki olaylarla bağlantısı bulunmuyor ve her olay temelde önceki olayların etkisini silmek için kamu dikkatine giriyor. Bugünün zaferi demek, dün kutlanan eylemlerin bıraktığı ek demektir. Bir anda patlayarak kamusal dikkati çeken her skandal ve anlamsızlığın önceki skandal ve anlamsızlıkları bellekten silmek gibi bir etkisi oluyor.

Böyle bir siyaset anlayışını uygulayan ve yayan bir hükümet, vatandaşlarının böyle gözleri sağa sola kayan ve dikkatleri dağılmış bir halde bulunmasından hoşlanacağı gibi, zaman zaman şanlı mirası ve kadim aile değerlerini de cilalamaktan geri durmaz. Kendi hayatlarını sonuç verici olmayan ve unutulabilir olaylar koleksiyonu olarak yaşayan vatandaşlar, politikaları unutulması tercih edilen parçaları andıran hükümetlerin canına minnettir. Böyle bir hükümet böyle vatandaşları hiçbir şeye değişmeyecek ve bunların böyle kalmaları ya da daha doğrusu kendi yardımı ve kararlı işbirliği ile böyle olmaları yolunda yapılan baskının sürmesi için her şeyi yapacaktır. Sonuçta böyle bir yönetim vatandaşı teori ve uygulamada bir alışveriş merkezi olarak tasarlanan toplumun hoşnut bir tüketicisi olarak yeniden tanımlayan ve vatandaşlarının hem dünyaya hem de birbirlerine duydukları güveni zayıflatan bir yönetimdir.

Günümüzde ‘’siyaset Sanatı’’ !

‘’Siyaset sanatı’’ denilen şey bugün yurttaşların özgürlüklerinin sınırlarını yıkmakla, ama aynı zamanda kendi kendini sınırlama ile ilgilidir. Sanki ihtiyaçlar üzerinde piyasanın ya da devletin diktatörlük kurmasından başka seçenek yokmuş gibi, sanki yurttaşlık tüketici olmanın dışında başka bir biçim alamazmış gibi. Neo-Liberalizm bugün basit bir ‘Alternatif yok!’ amentüsüne indirgenmiştir. Günümüz hükümetlerinin savunduğu ve istediği biçim budur.

Bu siyaset, uyumculuğu alkışlamakta, uyumculuğun reklamını yapmaktadır. Hâlbuki uyumculuğu insan kendi başına da başarabilir. O zaman uyum göstermek için böyle bir siyasete ne gerek var? Renkleri ne olursa olsun aynı şeyin daha fazlasından başka bir şey vadetmeyen siyasetçilerle niye uğraşalım? Kendi kendini sınırlamaya duyulan tiksintinin, genelleşmiş uyumculuğun ve bunların sonucu olarak siyasetin önemsizleşmesinin bir bedeli vardır. Bu bedelde yanlış siyasetin bedelinin çoğu kez ödendiği gibi insan acılarıyla ödenir. Bu acılar hem siyasetin sonuçlarıdır, hem de sağlıklı siyasetin önündeki en büyük engeli oluşturur.

Bir an için özel/kamusal alanın sahip oldukları değerleri ve onlara kılavuzluk edecek yasaları tartışmak isteyen yurttaşlarla dolduğunu varsayalım. Ama alınacak kararları uygulamaya koyacak güçlü fail nerede? Emperyalizm çağında ‘’Küreselleşme’’ başka şeylerin yanında iktidarın siyasetten tedricen ayrılması anlamına gelir. Siyaset yerel ve bölgesel kalırken, artık mekân ve mesafe sınırlarıyla bağlı olmayan sermaye özellikle finansal sermaye ‘’akmaktadır’’. Giderek siyasi kurumların menzilinin dışına çıkan bir akıştır bu. İktidar ve siyasetin farklı mekânlarda ikamet ettiğini söyleyebiliriz. Siyasetin evi fiziksel ve coğrafi mekân olarak kalırken, sermaye ve enformasyon fiziksel mekânın iptal edildiği siber mekânda ikamet etmektedir.

En güçlü iktidarlar akıntıya kapılmış yüzüyor ve en belirleyici kararlar kamusal alanın siyasi kurumlarından bile uzak bir yerde alınıyor. Günümüzün siyasi kurumları için bu kararları etkilemekte, denetlemek de söz konusu olamaz. Yani kendi kendini ilerleten ve kendi kendini pekiştiren mekanizma müdahale olmadığı sürece kendi kendini ilerletmeyi ve pekiştirmeyi sürdürecektir. Gerçek iktidar siyasetten emin bir uzaklıkta kalacak ve siyaset üzerine düşeni yapma konusunda güçsüz kalacaktır.

Sermayenin, finansmanın ve enflasyonun uluslararası olması her şeyden önce bunların yerel kurumların ve öncelikle de ‘’Ulus Devletin’’ denetim ve yönetiminden muaf olmaları anlamına gelir. Düzenin siyasal iktisadı aslında siyasal olarak oluşturulan ve güvenceye bağlanan kural ve düzenlemelerin yasaklanması ve tamamen sınır tanımaz hale gelen sermaye ve finansın yoluna dikilen savunmacı kurum ve örgütlerin silahsızlandırılması anlamına gelir. Bunların işlediği mekânda ‘Cumhuriyetçi devletin’ yurttaş katılımı ve etkili siyasi eylem için geliştirdiği araçları andıran hiçbir kurum yoktur. Ve Cumhuriyetçi kurumların olmadığı yerde ‘’yurttaşlık’’ da yoktur. ‘’Küresel güçler’’ kavramı gelişmekte olan, esnek ve baş edilmez bir gerçekliği ifade ederken, ‘’Küresel Yurttaşlık’’ kavramı içi boş bir kuruntuyu temsil etmektedir. Aniden çıkıp gelen fırtınalı rüzgârların kaldırdığı güçlü dalgaların tokadını yemek ‘’Yurttaşlığın’’ tersi olan bir durumdur. Öyle ki yakınlarda olacak bir depremi ya da fırtınayı öngörmek, borsadaki bir çöküşü ve bugün için güvenli gibi görünen kitlesel istihdam alanlarının ortadan kalkmasını öngörmekten daha kolay hale gelmiştir.

Genelde kolektif eylemin bir amacı olarak ‘iyi toplum’ düşüncesinin giderek sönükleşmesine, insan dayanışmasının ve ortak davalara sahip olma bilincinin olgunlaşabileceği özel/kamusal alanların tedricen yıpratılmasına karşı direncin düşmesine neden olan işte bu istikrarsızlıktır. Güvencesizlik, daha fazla güvensizliği besler ve kendi kendine çoğalır. ‘’Cemaat kalelerini’’ tahkim ederek uluslararası belirsizlik kaynaklarına siyasi kontrol dayatarak gezegen çapında bir dayanışma oluşturulabileceği umudu, yaygın olduğu kadar yanlış da olan bir umuttur. Günümüzde belirsizliğin kaynağının yaygın bir biçimde ‘’ kimlik dertleri’’ açısından kavramlaştırılması, yanlış teşhisin ve zararlı olması muhtemel reçete vermenin önemli bir örneğidir. Endişenin kimlik kalıbına dökülmesi bizatihi uzun ve karışık bir faktörler dizisinin sonucudur. Hastalığın nedeni değil, belirtisidir.

Siyasi sermaye kokusu alan siyasetçilerin de desteklediği kışkırttığı ve kamçıladığı yaygın kimlik meselesi takıntısı çağdaş koşullara verilen kendine özgü bir rasyonel tepki olabilir. Hatta ‘’anlamlı’’ bile olabilir. Ama kendi sebeplerini yanlış yerlere yerleştirmekte ve önerdiği tedavi bu sebepleri fena halde ıskalamaktadır. Grup kimliğine militanca sahip çıkılması, buna yol açan güvensizlik kaynağını ortadan kaldırmak için hemen hiçbir şey yapamayacaktır.

İnsanların psikolojik yönden kendileri için anlamlı sayılacak ve tarihsel yönden de bir şeye yarayacak etkinliğe sahip kuruluşlar, birlikler bulup bunlara karşı içlerinde bağlılık duymadıkları dönemlerde siyasal ve ekonomik alanda topluma da yakınlık ve bağlılık duymadıkları anlaşılmaktadır. Günümüzün etkin iktidar kuruluşları dev şirketler, erişilmesi güç devlet kurumu ve ordudur. Bir yandan bunların, bir yandan ailenin ve küçük yakın toplulukların baskısı altındaki birey kendini güvenceye alabilecek ve güçlü hissetmesini sağlayacak araçlardan yoksun bulunmaktadır. Birey için gerçekten canlı gerçekten anlamlı bir siyasi hayatın yerini ‘’tepeden’’ yönetim almış, altlarda ise bir siyaset boşluğu meydana gelmiştir.

Omuz, omuza durmak ve birlikte yürümek çare olmaktan çıktı mı?

Geçmişte olduğu gibi omuz, omuza durmak ve birlikte yürümek çare olmaktan çıktı mı? Ne kadar soluk ve yetersiz olsa da bireysel güçler kolektif bir duruş ve eylem içinde yoğunlaşsalar hiçbir erkek ve kadının tek başına rüyasını bile göremeyeceği işler birlikte yapılamaz mı? Bunların yapılmasında yolu kapatan engel bugünlerde ‘’kaderin’’ bireylere getirdiği ortak dertlerin bir araya toplanma özelliğinden yoksun oluşudur.

Kişinin başkalarının ortaklığından öğreneceği ilk şey, ortaklığın sağlayabileceği tek hizmetin kişinin kendi yalnızlığı içinde nasıl yaşayacağına ilişkin tavsiyesi ve hayatla herkesin tek başına yüzleşmesi ve savaşması gereken risklerle dolu olduğudur. ‘’Birey yurttaşın en kötü düşmanıdır.’’ Birey ortak çıkar, iyi toplum ya da adil toplum konusunda kayıtsız, kuşkucu ve hatta ihtiyatlı olma eğilimi gösterir. Bireyselleşmenin öteki yanı yurttaşlığın aşınması ve yavaşça parçalanmasıdır.

Birey yurttaşın en kötü düşmanı, bireyselleşme de yurttaşlık ve yurttaşlığı temel alan siyasetler için olumsuz bir anlam taşıyorsa, bunun nedeni Kamusal olanın özel olan tarafından işgal edilmesidir. Bireyselleştirilmiş aktörlerin Cumhuriyetçi yurttaşlar yapısına ‘’yeniden yerleştirilme umutları’’ sönmeye yüz tutmuştur. Onları kamusal sahneye çıkmaya zorlayan, ortak davaların, ortak çıkarların ve ortak yaşama ilkelerinin anlamının araştırılması değildir. ‘’Mahremiyetleri’’ paylaşmak tercih edilen ve belki de ‘’topluluk inşasının’’ elde kalan tek yöntemi olma eğilimindedir.

Sistemin bireylere verdiği mesaj açıktır. ‘Herkes potansiyel olarak gereksiz ya da değiştirilebilir durumdadır. Dolayısıyla herkes saldırıya açıktır ve her toplumsal konum şimdiki halde ne kadar yüksek ve güçlü görünse de uzun dönemde güvenilmezdir. Ayrıcalıklar bile kırılgandır ve tehdit altındadır. Darbeler hedef alınabilir ancak darbelerin neden olduğu psikolojik ve siyasal hasar hedef alınamaz. Kişi yükseklere tırmanmak için ayaklarını zemine sağlam bir biçimde basmış olmalıdır. Ancak mevcut zemin daha da kaygan, istikrarsız ve güvenilmez olan bir zemindir.

Geleceğe dair her şeyi belirsiz hale getiren böyle bir ortam kolektif olarak isyan etmek için muhtaç olunan en küçük bir umudu engeller. ‘’Şimdiki zamana tutunmayı’’ yitirmenin yarattığı bu duygu, siyasal iradenin kaybolmasına, kolektif olarak anlamlı bir şeyin yapılabileceği ya da tek başına gerçekleştirilen eylemin insanlık durumunda radikal bir değişiklik yaratabileceği konusunda inançsızlığa da yol açan bir sonuçtur. Bu ortamda kuralsız rekabetin marazi yan etkisinin yegâne tedavisinin daha fazla kuralsızlık, esneklik ve daha kesin bir müdahale reddiyesi olduğu tekrar, tekrar işlenir.

Kapitalist toplumda bireyselleşme ve yabancılaşmanın gerçek temeli kapitalist üretim tarzının çelişkili ilişkilerinde ve bundan çıkan sınıf karşıtlıklarında bulunur. Mülksüzlerden alınan her şey mülk sahiplerinin kazancı olur. Din de yeryüzündeki insanın zayıflığı ve insanlarda bulunmayan gücü taşıyan tanrının mutlak gücüyle bütünleşir, tanrının toplumdaki temsilcileri bu durumu kendi çıkarları için kullanırlar. Kapitalist ekonomide emekçinin kulluğu kapitalist efendinin özgürlüğünün temelidir. Azınlığın zenginliğini yapan çoğunluğun yoksulluğudur. Politika da halkın öz yönetiminin bulunmayışı devletin despotluğunda kendini gösterir.

Ancak hayat böyle olmak zorunda değildir. Kriz yönetimine indirgenen siyaset nasıl siyasetten kaçışı körüklüyorsa, sorumlulukların paylaşılması da vatandaşların yitirdikleri ya da duyurmaktan vazgeçtikleri sesleri yeniden çıkarmalarına yardım edecektir. İnsanların kulluktan kendilerini kurtarmaları doğru olduğu gibi, her şeyden önce kendilerini yaşadıkları toplumun onları soktuğu halden kurtarmaları gerektiği de doğrudur. Böylesi bir devrim kendiliğinden olamaz. Çünkü böylesi bir kendiliğindenlik yalnızca yerleşik sistemden türeyen değer ve hedefleri ifade edecektir. Sınıflı bir toplumda radikal muhalefetin kuram ve pratiğinde eğitilmiş ve denenmiş, kabul edilmiş liderliğin işlevi, kendiliğinden protestoyu, dolaysız ihtiyaç ve özlemleri geliştirme ve toplumun radikal yeniden yapılanması için aşma şansı olan örgütlü eyleme çevirmektir.

Demek ki hayat koşullarının artan ‘’esnekliği’’ üzerinde ve dolayısıyla insanların hayatlarının üzerinde hüküm süren güç, devletler üstü bir hâl alınca güvensizlik ve belirsizlik düzeyini azaltmayı amaçlayan etkili bir eylemin ön koşulu da siyaseti günümüz güçlerinin iş gördüğü düzey kadar uluslararası düzeye çıkarmaktır. Siyaset, siyasi olarak denetlenemeyen ortamda serbestçe dolaşabilmek için kendini ondan koparmış güçlere yetişmelidir. Bunun için de söz konusu güçlerin içinde dolaştığı mekânlara ulaşmasını sağlayacak araçlar geliştirilmelidir. Uluslararası güçlerin işleyiş ölçeğiyle kıyaslanabilir ölçekte uluslararası bir Cumhuriyetçi kurumdur, Enternasyonalizmdir gereken daha azı yetmez.

Zaten bugün insanlığın karşı karşıya bulunduğu bütün ekonomik anahtar sorunlar- açlığın yenilgiye uğratılması ve tam istihdamı sağlamak ve sürdürmek, bilimin ve tekniğin gelişimini insanlığın ihtiyacına bağımlı kılmak, ekolojik bunalımın çözümü- ancak uluslararası ölçekte çözülebilir. Sermaye gitgide uluslararası ölçekte işleyip, sınıf mücadelesini gitgide uluslararası hale getiriyor. İşçi sınıfını da eşit olmayan bir oyunda önceden yenik düşmemek için iş birliği ve dayanışmayı uluslararası bir düzeye yayarak cevap vermeye zorluyor. Bu vurgu, bütün insanlığı birleştirmek olan idealin gerçekleşmesi için, bunun dolayımı olmak üzere önce dünya ölçeğinde birleşmeleri gereken işçilerin, bu idealle yükümlü olmalarının ilk şartı olarak sorunlarını, mücadele konularını bireysel, grupsal, bölgesel ve milli çerçevelerdeki durumlarla yetinmemeleri anlamına gelir. Bu onların bütün dünya, tarih, kültür ve insanlık halleri içindeki görünümleriyle birlikte düşünmelerinin ve kendilerini eylem ve ilişki olarak bu çerçeveye yerleştirebilmelerinin ifadesidir. Bu perspektifle davranabilme niteliği onun doğrudan bir gereği olarak kendini milletiyle bağımlı ve sınırlamış olarak beliren milliyetçi tutumu kategorik olarak dışlar, reddeder.

Kaynak:yalansz.wordpress.com