Piç


 Ergür Altan |Akranım çocuklar, ayakkabılarını anne babalarına bağlatırken daha, ben protez ayağımı kendim takıp kendim çıkartıyorum ve ayakkabımı protezime kendim giydirirken, bana acıyarak bakanların, “kadersiz bu çocuk”, “babası bile belli değilmiş”, “elimizden bir şey gelmiyor ki” diye konuşmalarını umursamıyorum!

Umursamamayı öğrendim ben; bana “piç” diyen arkadaşlarımı umursamıyorum mesela. “Senin yazın böyle yazılmış, Allah yardımcın olsun “diyen komşuları umursamıyorum. “Sen de bizim çocuğumuz sayılırsın, inşallah büyüdüğünde devlet sana iş bulur” diyen akrabalarımı umursamıyorum. “Benim babam kim?” diye sorduğumda, “ben de babasız büyüdüm, sana baktığıma şükret” diyen annemi de umursamıyorum. Benim gibi babası belli olmayan çocuklar var; o çocukları umursuyorum ama! Umarım bir gün bir araya geliriz ve birbirimize kardeş oluruz, dost oluruz, aile oluruz…

Ben tek başıma birçok şeyi becerebiliyorum. Göz damlamı kendim damlatabiliyorum, çay demleyebiliyorum ve omlet hazırlayabiliyorum. Bulaşıkları sofrada bırakmıyorum kesinlikle ve derslerime kendim çalışabiliyorum. Annemle tek ortak noktamız ise, ikimizin de ütüden nefret ediyor oluşu! Annem iyi bir insan. Hasta olduğunda bir gün, ona süt pişirmiştim. Gözleri dolmuştu, “keşke seni doğurmasaydım, kendi çektiğim az geldi, sana da çektiriyorum” derken. O zaman anladım, annem aslında çok iyi bir insan…

Erken büyüdüm diye erken ölmek istemiyorum ben. Benim gibi piçlerden bir aile kurmak istiyorum. Çiçekleri seviyorum. Bir sürü çiçek yetiştirir, bir sürü fidan dikerim mesela. Bir ormanım olur belki bir gün; o orman yalnızca benim değil, sizin, tüm çocukların,-piç olan çocuklar da dahil-, yeryüzünün ormanı olur. Ben göremesem de o orman görür, yeryüzünün aşkın yüzü olduğunu…

“Kaza mı geçirdin, yoksa doğuştan mı böylesin?” diye soruluyor sık sık. Kimse düşlerimi merak etmiyor benim. Sınav dünyasıymış bu dünya, sınanıyormuşum. Nasıl bir sınavsa artık, düşlerden soru gelmiyor… Düşlerimi anlatmak isterdim size, tuttuğum günlüğümü göstermek isterdim, okul bahçesinde, ilk kez isli bir camdan güneşe baktığımda, güneşin o solukluğunun beni nasıl kederlendirdiğini söylemek isterdim. Bunları gökyüzüyle paylaşabiliyorum, ayla, yıldızlarla, sokak köpekleriyle… Hele o sokak köpeklerinin bakışları yok mu, bakışlarımdaki kederi en iyi sokak köpekleri anlıyor. Söylemeye gerek var mı, çoğu benim gibi piç! Biz piçler öyle güzeliz ki; keşke siz de biz gibi güzel olabilseniz ve gözlerimizin içine bakarak bir Adnan Yücel şiiri okuyabilseniz…

Arkadaşlarımı görüyorum, babalarının ellerinden tutmuş gezerlerken. Babalarıyla nasıl övündüklerine şahit oluyorum. O babalardan bazıları, ramazan ayında bana harçlık vermek istiyor, kabul etmiyorum. Biri demişti, “bırak piçlik yapmayı da, al şu parayı; yoksa zenginsin de haberimiz mi yok!” İşte o gün söz verdim kendime, “artık ağlamayacağım” diye.

Bir ihtiyar adam sokuldu yanıma bir gün ben parkta otururken.“Şiir gibi çocuksun” dedi. Sevindim ben. “Şiir okuyayım mı size?” dedim. Işıl ışıl oldu gözleri. “Oku çocuk” dedi, “şiir oku…” “Göç” dedim, “şiirimin adı “Göç”…

Islık çaldım duydunuz mu
Benden yana koştunuz mu
Bir kuş gibi uçuyorum
Siz de bana uydunuz mu…

“Sen mi yazdın bunu” dedi ihtiyar adam, “evet” dedim. “Özür dilerim çocuk” dedi, “şiir gibi değilsin sen, şiirsin…” Yüzlerce kuş geçti üzerimizden o anda, göçüne dalıp gittik kuşların. “Zenginsin çocuk, bunu biliyorsun değil mi?” dedi. “Zenginim” dedim. “Kendi göçümü anlatırken yalnız değilim. Sen varsın ve kuşlar var beraber seyrettiğimiz, işte bizim zenginliğimiz…” O ihtiyar adamda baba kokusunu hissettim. Bu da bir zenginlik, bir piçin ilk kez baba kokusu hakkında fikir sahibi olması…İhtiyar adam ayrılırken yanımdan, gülüşmeler, alaylar, yaftalamalar dört bir yanda, “böyle bir çocukla ancak böyle bir deli muhatap olur…”

Öksüz çocukları, yetim çocukları, annesi babası belli olmayan çocukları, engelli çocukları, yetiştirme yurtlarındaki çocukları… Geceleri uyumadan önce onları düşünüyorum hep; günlüğümde o çocuklara mektuplar yazıyorum, “yalnız değiliz” diyorum. Benim en çok kurduğum cümle bu, “yalnız değiliz…”Yalnız değiliz, kitaplar var, ormanlar var, deliler var ve gökyüzü.

Annem sordu bu sabah, “gitmem gerekirse ve alamazsam seni yanıma, beni bağışlar mısın?” “Git” dedim, “yurtlar var…” Hıçkıra hıçkıra ağladı annem, “bağışlama beni” dedi.”Git” dedim yine, “gökyüzü var…” İlk kez gökyüzünü seyrettik annemle. “Niye ağlamıyorsun?” dedi. “Söz verdim kendime” dedim, “ağlamayacağım.” “Aferin oğlum” dedi annem, “benim gibi değilsin sen, çok güçlüsün.” Bana ilk kez “oğlum” dedi annem. Anladım ki o anda, mektuplarımı günlüğüme yazmaktansa, bir yurt odasındaki arkadaşlarımın avuçlarının içine bırakabilirim. Sonra da ranzama çıkıp hayaller kurmaya devam edebilirim. Güç böyle bir şey sanırım. Devletten “baba” diye bahsediliyor ya hep, ben devlete değil, yalnızca gökyüzüne “baba” diye seslenebilirim…Gökyüzüne “baba” diye seslenecek gücüm var benim; ben bugün bunu öğrendim…

Umursamayınca, korkular da yersizleşiyor. Annem mutlu olsun istiyorum, arkadaşlarım, komşular, akrabalarım, herkes mutlu olsun.

Gökyüzüne protez kol takmak isterdim bana sımsıkı sarılsın diye; bu da benim mutluluğum olsun…