Parti başlasın!

Ahmet Doğançayır| Her türden milliyetçilik ezilenin kurtarılması için üretilen bir dille popülerleştiriliyor ve üzerinden getiri elde edilen meta ya dönüyor. Faşizm ve onun türevleri bu yolla gündelik hayatımıza giriyor ve onu şekillendiriyor. Ortaya çıkan ve yaşanmak zorunda kalınan yıkımın yaraları milliyetçi, muhafazakâr, dinci, militarist ve kapitalist duygu durumları ile sarılmaya çalışılıyor. Artık ‘insan ölebilir veya öldürebilir, her şey vatan için’ düşünceleri ile kitle psikolojisi işletilerek milliyetçileşmenin yarattığı parçalanma kabul edilebilir kılınıyor. Yoksulluğun yıkımından uzaklaşmak isteyen ezilen kesimler kendilerini bu hale getirenleri ‘kurtarıcı-vatansever-dini bütün insanlar’ kabul ediyorlar ve dindarlık, milliyetçilik ve militarizm tek sığınılacak alan oluyor.
Irkçı örgütler milliyetçiliği sahiplenerek ve ırkçılığın ve milliyetçiliğin birbirine indirgenemeyeceğini ilan ederek en çok da ırkçı olarak nitelenmeyi inkâr ederler. Ama aslında ırk ve ulus,din söylemleri bir inkâr biçimi altında da olsa hiçbir zaman birbirinden çok uzak olmamıştır. Kendi dışındakileri ırkçılık, milliyetçilikle suçlayan dinci hareketler milliyetçi-muhafazakâr çizgiye güç sağladı,anti-komünist seferberliğin hizmetinde etnik-dinsel toplulukları yücelten şoven ve ırkçı damarı güçlü bir akım oldu. 
Milliyetçilik ırkçılığın tek nedeni değilse de ortaya çıkışının belirleyici koşuludur. Tüm milliyetçiliklerin tarihlerinin her anında, belirgin olmasa da kurulabilmeleri için gerekli bir eğilimi temsil eder. Bu çakışma durumu tartışmalı topraklar üzerine kurulmuş ulus devletlerin nüfus hareketlerini kontrol etmeye ve hatta sınıfsal bölünmelerden üstün bir cemaat olarak ‘’halk’’kavramını üretmeye çabaladıkları durumlara bağlıdır. Irkçı düşünce, kuruluşundan beri bir yandan devletin ülkesi ve milletiyle birlik içinde yürüttüğü ulusal güvenlik politikası unsurlarının zayıflamasından endişe etmiş, diğer yandan oluşturulmuş din ve ırk birleşimine dayanan tabuların yıkılmasından korkmuştur.
Irkçılık kendini milliyetçilik, vatanseverlik, dindarlık olarak gösterir. Bu şaşılacak bir şey değil. Kendini hâkim ulus olarak görme alışkanlığı içindeki nüfusun ruhunun derinliklerine işlemiş refleksten, bu statü kaybı endişesinin yarattığı tepkilerden beslenen bir ırkçılık her zaman varoldu. Bu bazen çok belirgin olarak ortaya çıkmadı, bazen ise ırkçı olmanın tüm gereklerini yerine getirdi.
İnsanlar baskıyla yozlaşır. Yozlaşma arttıkça kaba kuvvete teslim olması kolaylaşır vicdanlarının sesini susturabilmek için baskıcının tarafına geçip kurban aramaya başlarlar. Böyle bir durumda yani eski insani değerler sisteminin ve sosyalleşme kanallarının dağıldığı üstelik giderek ağırlaşan ekonomik sorunlarla boğuşan tek başınalık, yalnızlık duygusunu yaşayan insanlara seslenecek bir hareket onlara saldırgan bir ulus organizmasının parçaları olma çağrısı yaptığında etrafında koşup gelecek yığınla insan bulabilecektir. Ortada aldatıldığı kandırıldığı şüphesini taşıyan insanlar değil iyi bir seçim yaptığını düşünen ve ya buna inanan insanlar vardır. Bu düşünce ve inanca dayanıldıklarını ciddiye alıp gereğince sarsmadıkça değiştirmenin imkânı yoktur.Milliyetçi refleks etkin olabilmek için mutlaka cevap vermesi gereken bir ihtiyaca karşılık düşer. Bu ihtiyaç birilerinden veya bir ulusun üstün oldukları hissiyle doyurulabilir. Normal işleyişin halen sahip oldukları üstünlük duygunun zedeleyeceğini vaktiyle aşağı saydıklarını eşitleri haline getirebileceğini sezen toplulukların halen hâkim kimlik olan ulusa ait olmayı ön plana çıkarmaları ve buna tutunmaları faşizmin kuralıdır.
Solun bu noktada durumunu netleştirmesi gerekir. Solun derdi devletin/sistemin sorunları çözmesini beklemek ve devlet/sistemin akıl hocalığı geleneğine geri dönmek mi? Yoksa devleti/sistemi karşısına almak mı? Sol bir yurtseverlik söylemi oldukça sorunludur. ‘’Yurtseverlik’’ sıfatı ve ona eklenecek birkaç kayıt milliyetçilik dünyasına mesafe koymayı güvence altına almaz. Yurtseverlik fiilen milliyetçiliğin öteki adıdır. Bu memlekette faydacı, araçsalcı olmayan ve milliyetçiliğe meydan okuyan bir sol yurtseverlik anlayışının üzerine konumlanacağı hazır bir dal bile yoktur.Ancak hiçbir şey bize ezilenlerin milliyetçiliği ile ezenlerinkini, kurtuluş milliyetçiliği ile fetih milliyetçiliğini kayıtsız şartsız özdeşleştirme hakkı vermez. Fakat bu bizi dünyadaki mevcut siyasal biçimlere yapısal dâhil oluşa ilişkin ortak bir unsurun var olduğunu bilmezlikten gelmemizi gerekli kılmaz. Durumu en uç noktasına götürürsek bu biçimsel simetri tekrar, tekrar yaşamış olduğumuz acı verici deneyime yabancı değildir. Bu deneyim kurtuluşu amaçlayan milliyetçiliklerin, tahakkümü amaçlayan milliyetçiliklere dönüşmesidir. 
Şu gerçeği bir kez daha belirtelim Burjuva sınıfları ilgilendiren hiçbir zaman ana yurdun savunulması olmamıştır. Onu pazarların, hammadde kaynaklarının, etki alanlarının ve mülkiyetlerinin savunulması ilgilendirir. Burjuvazi anayurdu ana yurdu savunmak için savunmaz. O özel mülkiyet haklarını, kârlarını savunur. Bu kutsal değerler tehlikeye girdiğinde anında yurtseverliği rafa kaldırır. Resmi yurtseverlik sömürücü sınıfların çıkarlarının maskesidir. Ezilen sınıfların ve sınıf bilinçli işçilerin bu maskeyi yırtıp atması gerekir. Onlar burjuva anayurdu değil, ama baskı ve zulüm altındaki kendi öz ülkelerinin ve tüm dünyanın emekçi sınıflarının çıkarlarını savunmalıdır. Burjuvazinin temsilcileri yasa silahıyla şiddetin silahını birleştiriyor. İşçi sınıfı hiçbir şeyi birleştirmiyor ve kendini savunmuyor. Örgütlenmeleri bölünmüş liderlikleri ise büyük rehavet içinde güçlerin birleştirilmesinin mümkün olup olmayacağı üzerinde tartışıyorlar. Öncü işçilerin durumun bilincine varması ve kesin olarak tartışmaya katılması söz konusu olmazsa, yansıtılmaya çalışılan ‘’iyimserliğe ’’ devam edilirse karşı devrimci umutsuzluk dalgası ile hareket eden kesimlerin işçi sınıfını da peşinden sürüklemesi kaçınılmaz olacaktır. Günümüzde ırkçılıktan, sadece onu bastırma ya da vaaz yoluyla kurtulmaya umut bağlanamayacağının bilinmesi gerekir. Çünkü ırkçılık, ırkçı kişilerin basit bir hezeyanı değil, toplumsal bir ilişkidir. Irkçı biçimlenmenin sabit sınırları yoktur. Irkçılığın yok edilmesi yalnızca kurbanlarının başkaldırmasını değil, aynı zamanda bizzat ırkçılığın var ettiği cemaatin iç çözülüşünü gerektirir. 
Bugün milliyetçilik, ırkçılık, faşizm, şovenizm, gibi kapitalizmin uzantısı ve doğal sonucu olan bu siyasetlerin sonunu getirecek geniş bir sınıfsal hat vardır. Bu hat yeterince oluşturulur ve mevcut kapitalist sosyoekonomik toplumsal sistem yok edilirse ancak o zaman dinsel ve milli kavramların yarattığı her türden ayrımcılığı, dışlama ve yok sayma politikalarını ortadan kaldırmak ve toplumsallaşmış insanı yaratmak mümkün olur.Yayılan tüm liberal, sol liberal, hayallere rağmen, kapitalizm altında milliyetçi, ırkçı ideolojilerin ortadan kalkmayacağı açıktır. Halkları birbirine düşüren bu zehirleri ortadan kaldırmanın yolu enternasyonalizmdir. İşçi sınıfı enternasyonal bir bilinçle mücadeleye atılmadıkça, ulusal önyargıların ortadan kalktığı, halkların bir arada ve barış içerisinde yaşadığı bir dünyaya giden yolu açmak mümkün olmayacaktır. Sorun politik ve sosyaldir. Bu kısa ve orta vadeli hesapların ve yararların, kısmi ve dağılmış çıkarların ardından gitmenin, ulusal devletlerin hâkimiyeti ve birbirleriyle yarışların aşılması demektir. Bu özel mülkiyet, rekabet ve özel çıkarlar sağlamaya susamışlığın yer aldığı bir sistem ile bağdaşamaz. Üretici ve tüketiciler özel servet peşinde koşmayı bırakıp dayanışma ve yardımlaşma içinde hareket etmeye başladıklarında sosyalizm devletlerin koyduğu sınırlardan uzak bir şekilde kendini yeniden üreten bir sosyal sistem olarak var olacaktır.

Karikatür: Ramses Morales Izquierdo