Kadınlar ve Kokular-Ergür Altan

Benim adım Senem. “Güzel kadın” demekmiş adımın anlamı. Doğduğum gün, beşiğime mürekkep koymuş annem. “Yazısını güzel yazsın kızım, yolunda okullar olsun” demiş. El bebek gül bebek büyümedim hiç; kalemlerle, kitaplarla ve kurduğum hayallerle büyüdüm. Bazı kadınlar mürekkep kokar ve kitap. Kokumu duyumsuyorum ben, seviyorum kokumu. Kokusunu seven bir kadın kendisiyle barışıktır ve doğayla. Erken büyümüştür, yorgundur, güleçtir. Bir buğday filizine bakarken, aynı anda hem sevinip, hem de kederlenebilir. Anneme dedim büyüdüğümde bir gün, “bana niye Senem adını koydun?” “Güzel kadınsın” dedi annem,” çok güzel kokuyorsun kızım” dedi, “bir buğday filizinde can sırrına eriyorsun…”

Size annemi anlatayım mı biraz? “Toprak Ana” diyorum ona. Emeği ekinde gören kadınlardandır annem, ektiğini biçen kadınlardan. Okula gitmeden tarlalara gitmiş. Toprağın alfabesini öğrenmiş ilk ve börtü böceğin dilini. İncitilen bir kadın, insanla değil, toprakla bütünleşir mesela ve gökyüzüyle, çayır çimenle, börtü böcekle. Annem, hayat bilgisi dersleri verirdi bana. “İncitme Senem” derdi, “kendini incitmezsen kimseyi incitmezsin” derdi, “ne bir insanı, ne bir bulutu, ne de bir karıncayı…” “Bir bulut nasıl incinir ki Toprak Ana?” diye sormuştum ona. “Bana baktığın gibi bak buluta” demişti, “şefkatle bak Senem…” Bulutları ne çok incitmişim meğer. Bütün bulutlardan özür diledim bir bir. O günden sonra kendimle barışıktım artık. Yazmaya başladım ve kitaplar okumaya. Kokumu bulmuştum ,ne büyük bir nimetti bu bana. Kendimle barışıksam, hiçbir can`ı incitmezmişim; ben o gün bunu öğrendim…

Benim ilk öğretmenim, ilk okulum annemdi. Ne hoş bir okuldu annem; bahçesinde demir parmaklıklar değil, şefkat vardı, incelik ve samimiyet. Yolumda okullar oldu hep, ama hiçbirinin dersliği annemin ruhu gibi ferahlık vermedi bana. İlkokul öğretmenim dikdörtgenin çevresini öğretirdi tahta başında. Çok çalıştım, çok problem çözdüm yazılıda iyi not alabilmek için. Annemse, şu üç günlük dünyaya ferahlık veren her can`ın yaralı olduğunu öğretti bana. Evimize sığınan kedilerin, akraba bellediğim, can bağım olan canların yaralı olduğunu öğrenmem için hiç çalışmam gerekmedi. Birbirimizi sarıp sarmaladık yazılıya ve sözlüye gerek kalmadan…

Babamdan bahsetmeyişimin sebebi, babam yaralı değildi. Bir buluta şefkatli bakan bir karısı ve bir kızı vardı; anlamadı bizim şefkatimizi o. Ona şefkatle baktığımızda bile umursamadı bizi! Bizi yalnız bıraktı babam. Annemle pazarda limon satardık, yanımızdan geçip giderdi. Örgü örer, dikiş diker ve temizliğe giderdik annemle; harçlığımızı ve hep işsiz olan babamın sigara parasını çıkartalım diye. Babamın parasıydık biz, can`ı değil… Yurt dışında iş bakardı hep. “orada emeğe değer veriliyor” derdi. Ama sigara parasını bizden alırdı, suyu, elektriği biz öderdik ve aşını önüne biz koyardık ! Anneme sordum bir gün, “babamla niye evlendin Toprak Ana?” dedim. “Nice bakımsız toprakları bahçeye çevirdim Senem” dedi. Sustu. “Babanı da bahar bahçe eylerim dedim, olmadı…” Annemle birbirimize sımsıkı sarılarak ilk ve son ağlayışımızdı…

Annem seksenine geliyor şimdi, bense elli beş yaşındayım. Yaşlandıkça çocuklaştı Toprak Ana, dalgınlaştı. Ama beni öperken gözleri ışıl ışıl parlıyor hâlâ. Bunca yıl beraber oturduk annemle. Babam, alıp başını gitti yıllar önce. İş bulmuş yurt dışında. Bir mektup bırakmış giderken. “İstemezdim böyle olsun. Bağışlayın beni. Allah`a emanet olun” diye yazmış. Yırtıp atasım geldi mektubunu ilk başta. “Sakın ha” dedi, “atma Senem” dedi annem, “biz Allah`a emanetiz, mektup da bize…”Anladım ki, annem toprağı sever gibi sevmiş babamı… Babam bir daha dönmedi geri. Ses etmedi annem. Kendini toprağa verdi. Daha çok çiçek ekti, daha çok kendini dinledi ve kokusuyla baş başa kaldı. Yağmur sonraları toprağa sinen o muhteşem kokuydu annemin kokusu. Anne kız ne güzel kokular biriktirdik ömrümüze…

Sevgililerim de oldu. Aşık olandım ve aşık olunan. Annem onları da bağrına bastı beni bağrına bastığı gibi. İçimde bir tedirginlik vardı , atamadım o tedirginliği. Ah bu erkeklerin tez canlılığı! Biraz sebat etmelerini bekledim yalnızca. Erkekler ve sebat etmek! Ah, ne kadar da zıt anlamlarmış. Aşktadır tez canlılık , sevgide sebat etmek vardır. Aşklarım sevgiye erişsin istedim, o incelikli, sebat dolu olgunluğa. Kitap okumama bile karışılırdı mesela. Bir Dostoyevski romanı okumayan bir adama aşık olabilirdim, ama bir ömür boyu ne o beni sevebilirdi, ne de ben onu. Bir de ne diyeceğim biliyor musunuz? Benim kafam sandığımdan da karışıkmış. Kafası karışık bir kadına evliliği dayatamazsınız, yalnızca evliliği değil, hiçbir şeyi dayatamazsınız. Kafası karışık bir kadın, yaralı olduğu kadar yalnızdır da. Her ne kadar ben ve annem, birbirimizin canı, ciğeri olsak da…

Bir kadının, emekçi bir kadının ekmek kavgasında var olabilmesi, hayatın kaba saba ritmiyle başa çıkabilmesi öyle zor ki. İncitmemeye çabaladım kendimi, kendimle barışık olmaya çabaladım. Ama öyle çok incindim ki. Maskelerin arasında kaldım pazarda limon satarken , hem üniversite okuyup , hem garsonluk yaparken , çalıştığım işlerde, günlük hayatımda, sosyal hayatımda…Bu maskelerin hepsi erkeklere ait değildi. Şunu anladım ki, kadınlar daha çok biliyor birbirini nereden acıtacaklarını, nereden ustalıkla yaftalayacaklarını! “Can olmak” diyorum ben, “halden anlamak” diyorum; cinsiyetlerin ötesinde bir değer…

Yaralıyım, evet. Yalnızım sonra, çok yalnızım hem de. Sevgilimle beraberken de yalnızdım. Annemin, babamdan kalan mektubunu yadigar bilişini anlamadı mesela hiçbir sevgilim. Ben anladım. Bir Sabahattin Ali kitabının ilk baskısını aylarca aramama anlam veremeyen dostlarım oldu. Yalnızlığımın bütünleyicisiydi bir Sabahattin Ali kitabının ilk baskısı. Ne komşularım anladı bunu, ne de dostlarım… Ama kokularımla da varım ben. Annemin kokusu, ruhumun kokusu, mürekkep, kitap, doğa ve bebeklerin kokusu. .. Annemden öğrendim kokuları ve hayattan. Kendim de çok çabaladım yeni kokular edinebilmek için, ruhumun kokularını zenginleştirebilmek ve sadeleşebilmek için. Benim zenginliğim sadeliğimdi, sadeydim ben. Kafası karışık, yalnız, yaralı ve sade bir kadın… Annem anladı beni en çok. İkimiz de kokularımızla var olduk, direndik, nefeslendik. Kokularımızdı bizi kendimizle barıştıran, bize rehberlik eden ve belki de babamı bağışlamama yardım eden…

Annem, “gel öpeyim seni Senem” dedi demin. Ne güzel öptü beni Toprak Ana. Ah, biz kadınlar ve kokularımız… Kokusunu bulaştırdı bana canım benim, yağmur sonrası toprağa sinen kokuyu hani…

Ah benim güzel annem, ah Toprak Ana`m! Kokuların bilgeliğini sen süzüverdin ruhuma; sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Kokularıyla , sadeliğiyle ve şefkatiyle kucaklıyor kızın seni…

Ergür Altan