İfade özgürlüğünün özgürlüğü…..

Ahmet Doğançayır| Çağdaş toplumların fiili evrimleri ve verimliliklerinin dinamikleri ütopyayı geleneksel gerçek dışı içeriğinden yoksun bırakmıştır. Ütopya olarak suçlanan şey, artık yeri olmayan ve tarihsel evren içerisinde yeri olmayacak şey değil fakat daha çok meydana gelmesi yerleşik toplumların güçleri tarafından engellenen şeydir.
Ütopik denilen olanaklar ileri kapitalizmin teknik ve teknolojik güçlerinin doğasında mevcuttur. Şimdi söz konusu olan ihtiyaçların kendileridir. Bu aşamada sorun artık bireylerin ihtiyaçlarını diğer bireylere zarar vermeden nasıl karşılayacağı değildir. Aksine sorun bireyin ihtiyaçlarını kendine zarar vermeden, köleliğin devam etmesini sağlayan sömürücü aygıta bağımlılığını kendi arzuları ve doyumları aracılığıyla yeniden üretmeden nasıl karşılayacağı sorunudur.Özgür bir toplumun gelişinin belirgin işareti refah artışının gerçekten yeni bir yaşam niteliğine dönüşmesi olabilir. Yeni yönelim, yeni üretim kurum ve ilişkileri mevcut toplumda olandan çok farklı hatta onun karşıtı, ihtiyaçların ve bunların karşılanmalarının yükselişini göstermelidir. Böyle bir değişim sınıflı toplumun uzun tarihinin engellediği özgürlüğün içgüdüsel temelini oluşturacaktır. Özgürlük tahakküm altında ki refah için gerekli olan rekabetçi eylemlere artık uyum göstermeyen, yerleşik yaşam tarzının saldırganlığına vahşiliğine ve çirkinliğine artık tahammül edemeyen bir organizmanın ortamı haline gelebilir. O zaman isyan doğanın tam içerisinde bireyin ‘’biyolojisinde’’ kök salabilir ve bu temel üzerinde özgürlüğün somut amaçlarının belirlendiği tek yer olan politik mücadelenin hedefleri ve stratejileri yeniden tanımlanabilir.
İnsan doğasında böyle bir değişim olanaklıdır. Çünkü teknik ilerleme öyle bir aşamaya gelmiştir ki, bu aşama gerçekliğin toplumsal kurtuluş ve ilerleme için yapılan zayıflatıcı yarış ile tanımlanmasına artık ihtiyaç kalmamıştır. Bu teknik yetenekler kendilerini sınırlandırmaya ve kötü bir şekilde kullanmaya devam eden sömürü sistemini ne kadar çok aşarlarsa, insanların dürtü ve arzularını yaşam ihtiyaçlarının saldırgan geçim sağlama eylemlerini talep etmeyi bıraktığı ve gereksiz olanın yaşamsal bir ihtiyaç haline geldiği noktaya o kadar çok sürükler. Üretim güçlerinin gelişimi bu erken aşamada öngörülenlerden çok farklı ve onların ötesinde insan özgürlüğünün olasılıklarını işaret eder. Diğer taraftan bu gerçek olanaklar özgür bir toplumu var olan yerleşik toplumlardan ayıran uçurumun, ikincisinin baskı gücü ve üretkenliğinin insan ve çevresini kendi imge ve çıkarları doğrultusunda biçimlendirdiği ölçüde daha geniş ve daha derin olabileceğini işaret eder.Çünkü insan özgürlüğünün dünyası, egemenliklerini ne kadar verimli ve düşünsel hale getirirlerse getirsinler yerleşik toplumlar tarafından kurulamaz. Bu toplumların sınıf yapıları ve bu yapının sürekliliğini sağlamak için gereken gelişmiş denetim mekanizmaları insan varoluşunun köleliğini yeniden üreten ihtiyaçlar, doyumlar ve değerler üretirler. ‘’Cömert efendileri’’ mazur gösteren bu ‘’gönüllü’’ kölelik, sadece ‘’denetim altında tutma’’ ve ‘’hoşnutluğun insanın alt yapısındaki köklerine kadar uzanan bir politik pratik aracılığıyla kırılabilir, değerlerin kökten bir yeniden değerlendirilmesini amaçlayan düzenden sistemli bir kopuşun ve onun reddinin politik pratiği. 
Böyle bir politik organizma saldırgan ve sömürgeci olmayan bir dünyanın olası biçimlerine açık hale gelebilsin diye bilindik olandan ve şeyleri görmenin duymanın hissetmenin ve anlamanın alışılmış yollarından bir kopuşu gerektirir.Özgürlük aslında büyük ölçüde teknik ilerlemeye, bilimin ilerlemesine bağlıdır. Fakat özgürlüğün aracı olabilmeleri için bilim ve teknolojinin şimdiki yön ve amaçlarını değiştirmeleri yeni duyarlığa uygun olarak yeniden inşa edilmeleri gerekmektedir. Ancak o zaman sömürünün ve çok çalışmanın olmadığı bir insan bir insan evreninin biçimlerini tasarlayıp planlayabilecek bir bilimsel gelişmenin ürünü olan özgürlüğün teknolojisinden bahsedilebilir.Fakat bu bilim sadece tahakkümün sürekliliğinden, tarihsel bir kopuştan sonra düşünülebilir. Bu kopuş yeni bir insanın ihtiyaçlarını ifade eder. Yeni insan tipi Marks ve Engels de çok farklı etkinliklerle uğraşabilme özgürlüğü olan ‘Çok yönlü birey’ kavramında görülür. Marksçı kavram zorunluluk alanı ve özgürlük alanı arasında, çalışma ve boş zaman arasında süregelen ayrımı sadece zaman içerisinde değil, aynı zamanda aynı öznenin iki alanda iki farklı hayat yaşadığını da işaret edecek şekilde gösterir. Marks’a göre zorunluluk alanı gerçek insan özgürlüğünün sadece toplumsal açıdan gerekli emek alanının dışında hüküm sürdüğü noktaya kadar, sosyalizm altında da devam eder. Marks çalışmanın herhangi bir zamanda oyun haline gelebileceği düşüncesini reddeder. Yabancılaşma iş gününün aşamalı olarak kısaltılmasıyla azaltılabilir. Fakat ikincisi(işgünü) her zaman özgürlüklerin kısıtlandığı, ussal fakat özgür olmayan bir gün olarak kalacaktır. Bununla birlikte üretim güçlerinin kendi kapitalist yapılanmalarının ötesindeki gelişmeleri zorunluluk alanı içerisinde özgürlüğün olanağını gösterir. Böyle bir toplumun kurulması farklı bir duyarlılığa olduğu kadar farklı bir bilince de sahip olan bir insan tipini gerektirir. Farklı bir dil konuşabilecek, farklı jestlere sahip olabilecek, farklı itkileri izleyebilecek insanlar, zulme vahşete ve çirkinliğe karşı içgüdüsel bir bariyer geliştirmiş insanlar. 
Böyle bir içgüdüsel dönüşüm sadece toplumsal işbölümüne değil bizzat üretim ilişkilerine dâhil olduğu zaman toplumsal değişimin bir unsuru olarak düşünülebilir. Bu ilişkiler insan olmanın, duyarlı olmanın, duyusal olmanın vicdan rahatlığına sahip ve artık kendilerinden utanmayan kadın ve erkekler tarafından biçimlendirilecektir.Kapitalizmin uyum sağlama yetersizliği giderek artmaktadır. Üretici kapitalist güçlerin yıkıcı güçlere dönüşümü süreklilik arz ediyor. Savaş ile yok olma tehlikesi, insan yaşamını tehdit eden boyutlarda doğal çevrenin yıkımı, üçüncü dünyada kitleleri tehdit eden açlık tehlikesi ve emperyalist metropollerde yoksulluğun tekrar ortaya çıkması ve demokratik özgürlüklerin kısıtlanması veya yok edilmesi. Bazıları bu karanlık tabloyu kabulleniyor ve bu tehdidin bizleri yok edeceğine ve hiçbir şekilde engellenemeyeceğine inanıyor. Haklı değiller. Çalışan insanlığın uçuruma gidişi durdurma, kendi yarattığı teknolojiyi kendi kontrolüne alma, silah stoklarını yok etme, ekolojik dengeyi tekrar sağlama ve üçüncü dünyanın yoksul kitlelerine ve dünyanın diğer yerlerine besin sağlama yeteneğini kaybettiğini gösteren hiçbir delil yok. Bu yetenek mevcut. Uygulamaya geçmek eylem bilincini, eylem planını ve her şeyden önce politik ve ekonomik iktidarı ele geçirmeyi gerektiriyor.
Bazıları da tehlikeleri inkâr etmiyor fakat bunların çok büyük olmadığını hükümet ve uzmanlar sayesinde hafifletileceğini ve her şeyin düzeleceğini iddia ediyorlar. Bu tartışma işçi hareketi ile süren eski bir tartışmanın devamıdır. Reformcu ve devrimciler karşıtlığının temelini oluşturur. Bu meleksi teorilerin temelinde yer alan asıl analiz yanlışı felaketlerin böyle bir kapitalist sistem ile yapısal bağlantısını görememektir. İşlerin uzun süre daha herhangi bir felaket olmadan yürüyebileceği düşüncesi kapitalizmin sonsuz esnek olduğu, kontrol mekanizmalarının güçlü olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Bu düşünce kriz, savaş ve felaketler olduğunda işlerin normal seyrini sürdürüp sadece periyodik kesintilere uğramasından güç almaktadır. Ancak bu periyodik kesintilerin gün geçtikçe sıklaştığını ve ağırlaştığını görmemek için kör olmak gerekir.Politik, ekonomik ve ekolojik felaketleri yaratan kapitalizmin mantığı gereği uzun vadeli etkileri göz önüne alınmadan kısa ve orta vadeli karları yüzünden yapılan yatırımlardır. Burjuva toplumun mantığı, özel mülkiyetin, Pazar ekonomisinin, Kişisel servet peşinde koşmanın mantığı ve tüm bunların üstünde insanın olduğu her yerde yaratılmaya çalışılan rekabet mekanizmaları bizi tehlikeye doğru sürükleyen dinamiği sürekli besliyor. İmalat zarar verilen doğal kaynaklar göz önüne alınmadan maliyet ne olursa olsun sürüyor. Üreticilerin maddi, ekonomik, politik ve sosyal örgütlenmelerde egemenlik elde etme sorunu artık bir ölüm kalım sorunu haline gelmiştir.