Hazreti Eyüp`ün Yedi Sırrı-Ergür Altan

Benim adım Eyüp. Hazreti Eyüp olarak bilinirim çalıştığım birahanede. Altmış yaşındayım ve kırk üç yıldır hep birahanelerde kazandım ekmek paramı. Sırlar biriktirdim çocukluğumdan beri; incelik dolu, yalnızlık dolu ve sabır dolu sırlar. Sabırlı biriyim, evet. Eyüp Peygamberin de sabırlı olduğu söyleniyor ve bu yüzden bana Hazreti Eyüp diye hitap ediliyor. “Bir peygamberle bir birahane çalışanı nasıl yan yana gelir ?” diye kızabilirsiniz bana. Kedileri, kuşları ve gökyüzünü seven bir peygamber, beni de sevebilir pekâlâ ve “Hazreti Eyüp” diye hitap edilmesinden şahsıma, mutluluk duyabilir…

Okumuş biriyim ben. İlkokulu dışarıdan bitirdim. Okumaktan kasıt tahsilse, bir diplomam var benim de ve tam yüz doksan sekiz can kitabım. Kitap sayımı belirtirken” tane” yerine “can” diyorum. Çünkü her bir kitabım candır ve kokuları insan teninin kokusundan çok daha özeldir. Bütün kitaplarım şiir kitabı ve favori şairim de Adonis…

hayır, yurdum yok benim
şiirin gölünde buharlaşan şu bulutlardan başka
barınağım ol, korunağım ol ey Dâd, hey Dâd – dilim, evim
nazarlık olarak asıyorum seni bu zamanın boynuna ve
patlatıyorum arzularımı senin adına
altar olduğun için değil, anne veya baba olduğun için değil
sende gülmeyi, sende ağlamayı düşlediğimden
içimdekileri dökmenin
sana yapışıp titremenin ve kanat çırpmanın hayali
allah’ın parmaklarından henüz çıkmış bir rüzgârın dövdüğü
pencereler gibi…-

Bu mısralarını on beşimde ezberledim Adonis`in. On beşimden beri küsüm insanlara. Evlerde, sokaklarda, çalıştığım birahanelerde,- şimdiki birahane de dahil olmak üzere- binlerce insana okudum bu bölümü. Birinin bile içi titremedi, birinin bile gözü dolmadı, biri bile “bana ezberletsene Adonis`in şiirlerini” demedi. Küsüm insanlara hâlâ; arkadaşlarıma, dostlarıma, komşulara ve müşterilere. Biri bile onlara küs olduğumu bilmedi. İşte bu benim ilk sırrım; öyle güzel küserim ki kimseciklerin haberi bile olmaz…

“Niye hep birahanelerde çalıştın, başka iş mi yoktu?”diye soranlarınız olacaktır belki de. Siz niye öğretmenlik yapıyorsunuz, doktorluk, ayakkabı tamirciliği ve muhasebecilik? Başka iş mi yoktu! Kütüphanede çalışmaktı hayalim. Bu hayalim gerçekleşti iki saatliğine de olsa. On altımdaydım. Oturduğumuz semtin bir kütüphanesi vardı. Ben oraya giderdim şiir kitapları okumaya. Kütüphanenin memuru bir gün dedi ki bana, “dişçiye gitmem gerek, benim yerime sen bakar mısın Eyüp?” Kaç kez sevinçle “eveeet” diye bağırdığımı hatırlamıyorum! İki saat sonra döndü kütüphaneye memur. Bu iki saat içinde bir Allah`ın kulu bile girmedi kütüphaneden. “Erken geldin” dedim. “Söz verdiğim saatte geldim” dedi. “Kimse gelmedi” dedim. “Senin sayende kilit vurmadım kapıya “ dedi, “senin sayende açık kaldı bu kütüphane Eyüp…” Gerçi çoğu zaman benden başka kimse uğramazdı kütüphaneye. Hâlâ aklıma geldikçe ağlarım. O gün kütüphaneden gözlerim dolu dolu ayrıldım. Kütüphane benim sayemde açık kalmıştı; kahvehanelerin dolup taşması ve bir kütüphanenin kapısına benim sayemde kilit vurulmaması… Sevinçten ağladım ilk kez. O günden sonraki bütün ağlamalarım kederdendi, sızıdan, yorgunluktan ve özlemekten. Bütün gözyaşlarımda, yanımda en az bir kitabım vardı; hep şiir kitaplarıma süzüldü gözyaşlarım. Bu da benim ikinci sırrım ; birbiriyle bütünleşti ömrümde, gözyaşlarım ve kitaplarım…

On yedi yaşında girdim bir birahanede işe. Temizlikçilik ve bulaşıkçılıktı görevim. Okuma yazmayı komşulardan öğrenmiştim. Annem beni doğurmak istememiş. Babam da istememiş doğmamı. Kürtaj günah diye doğmuş bulunmuşum. Annem başkasına kaçmış. Babam kaçmadı, ikinci, üçüncü, dördüncü evliliğini yaptı.Öyle olunca da bana evde yer kalmadı. O evden bu eve gönderildim; eş dost, akraba, kim varsa, onların evlerine .Ama okula gönderilmedim! Kürtaj günahtı, ama bana annelik babalık yapılmaması günah değildi! Bana yazık değildi; bir sığıntı gibi yaşadığım evlerde, kir pas dolu yorganların altında uyumayı hak ediyordum… Ne diyecektim sahi? Okumayı söktüğümde, ilk derli toplu okuduğum metin, Cahit Sıtkı Tarancı`nın bir şiiriydi.

affan dede’ye para saydım
sattı bana çocukluğumu
artık ne adım var, ne yaşım
bilmiyorum kim olduğumu
hiçbir şey sorulmasın benden
haberim yok olan bitenden…

Bilmiyordum kim olduğumu; ama Cahit Sıtkı Tarancı`nın kim olduğunu biliyordum. Ben şiiri onunla sevdim ilk. Birahanede bulaşık yıkarken, tuvaletteki idrar lekelerini, dışkıları ve kusmukları temizlerken bu şiiri okudum bazen bağıra çağıra, bazen de içimden. “Hiçbir şey sorulmasın benden, haberim yok olan bitenden…”Birahane deyince, ilk aklıma gelen Cahit Sıtkı şiirleridir; bira şişeleri, müşteriler , arabesk şarkılar değil! İlk çalıştığım birahaneden param ödenmediği için ayrıldım, üstelik hakkımı aradım diye dövülerek. Beni döven patronumun kaç kez koluna girdim sarhoş olduğu zamanlar, evine götürüp pijamalarını giydirerek yatağına yatırdım kaç kez… O içerdi, ben acırdım ona. . Ben sanırım bir tek kendime acımadım. Ayrılırken, otuz üç şiir ezberimdeydi. Ahmet Arif`in “Otuz Üç Kurşun” şiiriyse, ezberledim otuz üçüncü şiirdi…

vurun ulan vurun.
ben kolay ölmem.
ocakta küllenmiş közüm, karnımda sözüm var, haldan bilene.

Üçüncü sırrım olsun bu da; Adonis, Cahit Sıtkı ve Ahmet Arif ne güzel ozanlardır, şiiri kendisine yurt eyleyene…

Birahanelere gelen müşterilerden bahsedeyim size. Karısından şiddet gören bir adam vardı mesela.Yanlış duymadınız, karısından dayak yiyen, hakaret işiten, karısınca aşağılanan bir adam…Sabahları, saat ona doğru gelirdi. Bazen birahaneyi açmamış olurdum ben, kapıda beklerdi. “Karım beni yine dövdü Eyüp” diye başlardı anlatmaya ve nemlenirdi sesi. Alay ederdi müşteriler. “Adam ol da iki tane çak karına!” diye. “Kıyamam” derdi, “o benim karım, karıma nasıl vururum ben?” “Niye?” dedim bir gün, “niye vuruyor sana?” “İktidarsızım” dedi, “çocuğumuz olmuyor bu yüzden.” Fotoğrafını gösterdi karısının. Minyon bir kadındı, müşterimse iri yarı bir adam. Evlilik hakkında düşünmeye başladım; karı koca olmak nasıl bir şeydi acaba? Vardığım sonucu paylaşayım sizinle; can yoldaşı olmaktır aslolan, karı koca olmaktan çok öte bir kıymet. Nicesi eş değil birbirine. Eş olmak can yoldaşı olmak demektir. Kumar oynanırdı çalıştığım birahanede, at yarışı,tavla ve iskambil oyunları. Kadınlar hakkında ahkâm kesilirdi en çok. Ben kadınları düşünürdüm bir Attila İlhan şiirinde…

ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam, sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir…

Ben ahkâm kesmezdim kadınlar üzerine. “Eyüp, sen de anlat, yoksa alet kalkmadığı için mi susuyorsun?” derlerdi. Ben sabrederdim, konuşmazdım. Beni Hazreti Eyüp yapan sebeplerden biri, kadınlar üzerine olan suskunluğumdu. Ben düşlerimde sevdim kadınları; susarak, özleyerek, bağrıma basarak sevdim. Dördüncü sırrımı da açıklayayım; içimdeki dünyayla bu dünyanın hiçbir ilgisi yok. İçimdeki dünyada ne kadınlar sevdim, hem yok, hem de çoktular. O kadınları düşündükçe, “başka bir dünya mümkün” dedim…

Gecenin üçünde, sabahın beşinde gelirim eve. Hep şiirler okurum uyumadan önce, onca yorgunluğuma rağmen. Müşterilerden bazıları kendi yazdıkları saçmalıkları okur şiir diye. Onlar okurken ben özür dilerim Dragon`dan, Neruda`dan ve Cemal Süreya`dan. Ben yalnızca bir şiir yazdım, bir gece, birahaneyi kapamaya yakın kapıdan giren bir fahişe için. “Sevişmekten geliyorum tatlım” dedi. “Kapatıyorum” dedim. “Beraber kapatalım, zaten seninle sevişecek mecalim kalmadı ” dedi. Kimse yoktu birahanede. “Niye öyle dedin ki bana?” diye sordum. “Sana bedava vereceğimi söylesem sevişmeyecek misin yani?” dedi. “Yok” dedim, “ben yapmam öyle bir şey. “ “Ötmüyor mu kuş?” dedi kahkaha atarak. “İster çay iç, ister bira; sen dinlenirken kitap okuyacağım” deyip ekledim, “kuş sesleri dinlemek istiyorsan,bahçemiz var, seni bahçeye alalım…” Şaşırdı. “Sen şimdi kitap mı okuyacaksın ayol?” dedi. “Evet” dedim, “Cemal Süreya`nın şiirlerinden okuyacağım.” Bana bir bakışı vardı; şaşkın, huzurlu, içtenlikli… “Babasına yazdığı bir şiir olacak, onu okur musun hayatım?” dedi. “Var o şiiri kitapta” dedim. Yalvarırcasına söyledi, “lütfen o şiiri oku bi tanem, lütfeen…”

sizin hiç babanız öldü mü
benim bir kere öldü, kör oldum
yıkadılar,aldılar, götürdüler
babamdan ummazdım bunu, kör oldum
siz hiç hamama gittiniz mi
ben gittim, lambanın biri söndü
gözümün biri söndü, kör oldum
tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
şöylemesine maviydi, kör oldum
taşlara gelince, hamam taşlarına
taşlar pırıl pırıldı, ayna gibiydi
taşlarda yüzümün yarısını gördüm
bir şey gibiydi,bir şey gibi kötü
yüzümden ummazdım bunu, kör oldum 
siz hiç sabunluyken ağladınız mı…

Ağlamaya başladı. “Sen hiç sabunluyken ağladın mı?” dedi, “ben çok ağladım” dedi…Sustum…”Ben babamı çok özlüyorum” dedi. Babasını anlattı en çok, çocukluğunu, solgunluğunu. Ismarladığım birası bitmişti. İkinciyi istedi, üçüncüyü, dördüncüyü. Sabah ezanı okunuyordu. “Sen içmeme karışmıyorsun” dedi. “Anlıyorum ben seni “ dedim. “Anlat o zaman” dedi. “Cemal Süreya şiirlerini okuyorum ve ben de çektim bu dünyada, çekenler anlıyor birbirini” dedim. “Örnek ver” dedi, “çektiğine örnek ver, ne çektin sen?” “Ben çok sevdim ve hep yalnız uyudum” dedim…Aynı anda doldu gözlerimiz…Adımı sordu. “Eyüp” dedim. “Lakabın var mı?” dedi. “Hazreti Eyüp” dedim. Elimi tuttu.” Sabırlı biri olmalısın” dedi.. “Doğrudur” dedim. “Bana katlanırsan bir gün beraber uyuruz belki” dedi fısıldayarak. İçim ısındı, sıcacık oldu içim bu sözü duyunca…“Bir şiir yaz bana Hazreti Eyüp” dedi, “gece yarısı geleceğim yine…” Beraber çıktık birahaneden. O evine gitti, ben evime. Hiç uyumadım. Hep onu düşündüm. Konuşmaları, mimikleri, içtenliği…Çok sevdim onu biliyor musunuz? Hele başımızı bir yastığı koyma ihtimali… İlk ve son şiirimdi ona yazdığım şiir, adı Sessiz Harf`ti…

düşmemek için
dilinin ucuna tutunmuş
küçücük
sessiz bir harfim ben…

ayırma beni ne olur
her söylediğinde
kalbini ince ince kanattıkları
sevda sözcüklerinden…

İşe uykusuz gittim. Ama mutluydum. “Ah” dedim, “gece olsa, canım gelse…” Yine kumar partileri, at yarışı tahminleri, futbol , siyaset ve kadınlar üzerine ahkâmlar. Ben canımı düşünüyordum, diyordum “çok sevecek şiirimi.” Gece on iki oldu, neredeyse boşaldı birahane. Bir oldu, kimse kalmamıştı artık. Canımın içi yoktu. İki oldu saat, yoktu, üç oldu , dört, beş… Gün ışıdı, ben birahanedeydim daha. Hiç dönmedim eve. Sabah bir gazete aldım bayiden. Çay demlenirken gazeteyi karıştırıyordum öylece. Üçüncü sayfada…”Hayat Kadını, Tartıştığı Müşterisi Tarafından Bıçaklanarak Öldürüldü…” Hatırlamıyorum gerisini. Düşüp bayılmışım. Hastanede, evde, birahanede çok ağladım ben. Sabunluyken de çok ağladım…”Hayat kadını” dedikleri kadın hayatımın kadınıydı, bunu hiç kimse anlamadı…Bir üçüncü sayfa haberinden, beşinci sırrımı vereyim size olur mu; sabunluyken ağlayan kadınlar ve erkekler pamuklar içinde saklanmalıdır…

Bir müşterim vardı, haftada bir gelirdi. Tek başına oturur, birkaç bira içer ve giderdi. Güleçti, dingindi, candandı. “Eyüp Abi” dedi bir gün, “gel seninle fotoğraf çekilelim.” “Ne alaka?” dedim. “Güzel adamsın Hazreti Eyüp “dedi, “cansın…” Güzel adam olmak, can olmak; ilk kez bir müşterim beni böyle tanımladı. Bilmezdim mesleğini. “Senin adın ne ?” dedim önce. “Muhsin” dedi. “Ne iş yaparsın Muhsin?” dedim. “Öğretmenim abi” dedi. “Bu birahaneye öğretmen gelmezdi hiç” dedim. Gülümsedi. “Sen şiir sever misin Muhsin?” dedim. “Severim abi” dedi. “Buradakiler şiir sevmezler pek, sen kimi seversin mesela?” dedim. “Can Yücel” dedi, “çok severim “ dedi. “Var mı ezberinde bir şiiri?” dedim. “Yok abi” dedi. “Yanımda kitabı var Can Yücel`in, getirsem okur musun bana bir şiir?” dedim. “Elbette” dedi. Ben ilk kez bir müşterimden, üstelik bir şiir kitabından bana bir şiir okumasını istedim ve cevap, “elbette…” Nasıl sevindim, nasıl mutlu oldum bilemezsiniz…Koşa koşa gittim ve koşa koşa döndüm. “Kitap bu işte, bana bir şiir oku Muhsin Hocam” dedim.Aldı kitabı eline, rastgele bir sayfa açtı. Başladı okumaya…

birden işitilmez olsun ayak seslerim
gölgem bir başka sokağa sapıversin
unutayım bir anda her şeyi
nerde oturduğumu,
bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi
ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma
gönlüm öylesine geniş, öyle ferah,
ilk defa görmüş gibi dünyayı
bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi
hatırlamam artık değil mi dostlar
hatırlamam artık garipliğimi…

Bakakaldım Muhsin`in yüzüne öylece; bana kadınlardan değil, kitaplardan seslenen Muhsin`in ruhunu seyrettim. Ruhum gibi yorgundu ruhu… “Eyvallah hocam” dedim,“hadi bir fotoğraf çekilelim.” Vesikalık çekilmem gereken fotoğraflar dışında tek fotoğrafım Muhsin Hoca`yladır. Bir anlık da olsa garipliğimi unutturdu bana. Oysa o da biliyordu kendi garipliğini, ben de. “Küsüm insanlara” demiştim ya hani, Muhsin Hoca hariç! Onunla fotoğraf çekildiğimizde, “iyi ki çalışıyorum bu birahanede” dedim. Altıncı sırrıma geldi sıra, bulunduğunuz yerde bir can varsa, bir de Can Yücel şiiri, cennet böyle bir yer olmalı…

Tek bir şiirim var ve birçok mektubum. Kendime mektuplar yazıyorum okuma yazma öğrendiğim zamanlardan beri. Kendimle dertleşiyorum, kendi yüreğimi öpüyorum ve kendi elimden tutuyorum. Kendimle ben baş başa kalıyoruz mektuplarımda. Yalnızlığın da bir ağırlığı vardır, sevmenin, özlemenin ve kabullenmenin. Kaldırabildim bu ağırlıkları ben, ama yüreğim yara bere içinde kaldı… Kendimle baş başa kaldığım bir zaman, iki mısra okudum…

kendi çırpıntısına dar gelir mi ruh
çocukluğundan beri kendine yazdığım mektupları hiç açmamış gibi…

Songül Eski`nindir. Bir güzel can`dır, has bir şair. Altmış yaşında, birahanede çalışan bir adamın ruhuna selam göndermiş, benim ruhuma. Kendi çırpıntısına dar geliyor ruhum artık. Adonis anlıyor beni, Cahit Sıtkı, Hasan Hüseyin, Ahmet Arif, Attila İlhan, Cemal Süreya, Can Yücel ve Songül Eski…

İyi ki tanıdım kütüphanedeki memuru, fahişelik yapan hayatımın kadınını ve Muhsin Hoca`yı. Yedinci ve son sırrımı da belirteyim olur mu? Yaşamınız şiirsel olsun isterseniz şayet, mektuplar yazın kendinize; bir mektup nasıl da şiirleştirecek yüreğinizi ve ömrünüzü…

Benim adım Eyüp. Hazreti Eyüp olarak bilinirim çalıştığım birahanede. Herkes doğum gününü kutluyor birbirinin; bense garipliğimle ve şiirlerle kutluyorum her doğan günümüzü…

Ergür Altan